Hayatın akışı içinde “denge” kavramının görünmez fakat belirleyici bir eksen olduğunu her geçen gün daha fazla fark ediyorum. Kendi deneyimlerim gösteriyor ki denge yalnızca zihinsel bir ideal değil; aynı zamanda ruhsal, duygusal ve fiziksel varlığımı sürdürebilmem için temel bir gereklilik. Akademik literatürde de homeostazis olarak adlandırılan bu durum, organizmanın iç ve dış koşullara uyum sağlayarak bir bütünlük hissini koruması şeklinde tanımlanır. Benim gündelik yaşamımda ise bu uyum çoğu zaman fark edilmesi güç küçük kaymalar ve ince ayarlamalarla kendini gösterebiliyor.
Gün içinde karşılaştığım kararlar, üstlendiğim roles ve maruz kaldığım duygusal yükler arasında denge kurmaya çalışırken aslında bir tür içsel müzakere yürütüyorum. Bu müzakerenin merkezinde ihtiyaçlarımı ne kadar doğru okuyup sınırlarımı ne kadar doğru koruduğum sorusu yer alıyor. Kimi zaman başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken kendi ritmimizi de bozduğumuz oluyor; kimi zamansa iç sesimize kulak vermenin huzurunu yaşıyoruz. Bu iki nokta arasındaki gidip gelmeler bana dengenin statik bir durumdan çok sürekli yenilenen bir süreç olduğunu hatırlatıyor.
Modern psikoloji bireyin kendi duygu ve düşüncelerini fark ederek düzenleyebilme becerisini duygusal denge ya da öz-düzenleme kavramıyla açıklar. Ben de yaşantımda bu kavramı pratiğe dökmeye çalıştıkça dengede kalmanın önkoşulunun farkındalık olduğunu keşfettim. Günün yükü arttığında, zihnim dağılmaya başladığında ya da duygusal baskı altında hissettiğimde durup kendime “Şu an gerçekten neye ihtiyacım var?” diye sormak çoğu zaman yeniden merkezlenmemi sağlıyor. Bu sorunun cevabı bazen bir mola, bazen bir görüşmeden uzaklaşmak, bazen de içimi olduğu gibi kabul etmek oluyor.
Hayattaki dengeler kırılgan olduğu kadar yeniden kurulabilir de aynı zamanda. Çünkü dengeyi kaybetmek çoğu zaman bir başarısızlık değil; değişimin, dönüşümün ve yaşamın doğasına içkin bir olaydır. Önemli olan, bu dengesiz anları bastırmak ya da yok saymak yerine onları birer gösterge olarak ele alabilmek. Ben kendi yaşam pratiğimde her dengesizlik halinin bana yeni bir yön gösterdiğini, bir içsel yeniden yapılanma fırsatı sunduğunu farkındayım.
Hayattaki denge arayışı benim için bitmeyen bir öğrenme süreci. Bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyor; fakat her aşamasında kendi gerçekliğime biraz daha yaklaşmamı sağlıyor. Belki de asıl denge mükemmel bir uyum yakalamakta değil; dalgalanmalar içinde kendi merkezimizi yeniden bulabilecek esnekliği geliştirmekte saklıdır. Bu içsel yolculukta attığımız her adım bize yaşamın çok boyutlu yapısını ve insanın kırılgan ama bir o kadar da dayanıklı doğasını hatırlatıyor.

