İnsan, insandan insana olan davranışlara bir mana ve anlam vermeye çalışırken genellikle olumsuz tutum ve davranışları ön plana çıkarır. Böylelikle hasta veya sağlıksız düşünce sarmalı içinde, duygu ve davranış yapısı zihninde şekillenir durur. Öte yandan insanın kendini olumsuzluklardan koruma çabası ve bireysel acılarına çareler bulmaya çalışması, insanın sinir sistemini bir hayli yoran bir durumdur.
Dünyada insan üzerine sayısı bilinmeyen kitaplar yazıldı. Yeni ilaçlar bulundu, insan üzerinde denendi. Fakat insan psikolojisinde sürekli artan sorunlar, modern psikolojiye spiritüel akımların girmesine neden oldu. Spiritüel akımların Carl Gustav Jung tarafından ele alınması, halk düzeyinde kabul gören spiritüel yönelimlerin bilimsel düzeyde de değer görmesine sebep oldu.
Jung, insan hayatını bir güne benzetti. Sabahtan öğleye kadar olan kısma hayatın yarısı dedi. Öğlen vaktini otuz beş yaşla anlattı. Yavaş yavaş yaşlılığa adım atma ile birlikte insanın bedenine karanlık çökmeye başlar, dedi. Jung’a göre bu dönemde insanın daha fazla yaşamın da anlam aradığı ve aynı zamanda ölüme doğru kaçınılmaz gidişini çokça düşündüğü anlar gizliydi.
Bu dönemlerde insanın kendi varlığını düşünmesi, “ölüm sonrası ne olacak” gibi sorularına anlamlı cevaplar araması, hayatında mana ve anlam arayış çabası özet olarak söylenebilir.
Erich Fromm, Tanrılar Gibi Olacaksınız kitabında insanın tanrısal bir öze sahip olduğunu ve tanrısal özünü gizli bir hazine gibi keşfe çıkması gerektiğini, yani maneviyatın önemine vurgu yapar. Davranışçı ve psikanalizin hastalıklı insan modeli yerine, hümanist bakış açısı sağlıklı insan modeli üzerinde çalışmanın önemini savunur ve insanın özde iyi olduğunu dile getirir. İnsanın açığa çıkmayı bekleyen olumlu özelliklerine vurgu yapar.
Hümanist ve pozitif psikoloji gibi akımlar da psikolojinin oluşum sürecindeki bazı eksikliklere işaret etmiş ve transpersonel psikoloji ile Doğu bilgeliğinin insanı anlama ve yorumlama yönteminin, biyopsikososyal ve manevi bir varlık olan insanın ihtiyaçlarını bir bütün olarak görmek gerektiğine dair çabalar olarak nitelemiştir.
Transpersonel (benötesi psikoloji), Budizm, Hinduizm, Tasavvuf ile Doğu ve Batı bilimini bütünleştirmeyi ve dünyada var olan bütün yaklaşımları aynı oranda değerli bir bilgi potansiyeli olarak insanın yararlanması gerektiğini savunur.
Transpersonel terimi William James tarafından; psikanalitik, davranışsal, hümanist/insancıl ve transpersonel/benötesi psikoloji olarak sıralanır. James Fadiman’ın bilincin pek alışılmadık (olağandışı) hâllerine ilişkin keşfi, Ken Wilber, Huston James, Stanislav Grof gibi isimleri de transpersonel psikoloji alanında çalışmalar yapmaya teşvik etmiştir.
Maneviyatın insanı tedavi etmedeki önemi, dolaylı yoldan 20. yüzyılın ortalarında Abraham Maslow ve Carl Rogers tarafından hümanist psikoloji hareketinin içinde kabul görmüştür.
Pozitif psikoloji, sanayi devriminin insanı insana bir makine gibi algılatması ve manevi bir varlık olduğunun hatırlanmaması sonucu, insanın ihtiyaçlarına cevap vermeyen psikolojik akımları tamamlayıcı olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü sadece hastalık ve kötülük dikkate alınıyor ve inceleniyordu. İyi insan görülmüyordu, kendi hâline bırakılmıştı. Çok bağıran el üstündeydi ve pohpohlanıyordu. Sesi çıkmayan görünür değildi.
Pozitif psikoloji, ilk sebebin ahlâkî olabileceği üzerine hipotezler kurmuş ve insanların seçimler yaptığını, bir takım kararlar aldığını, insanın insana karşı sorumlu olduğunu, insanların kendilerini unutmuş olabileceğini gibi başlıkları incelemiştir. Normal hayatları iyileştirmenin önemi, sorunu olmayan insanları daha huzurlu, daha motive yapma amacının modern psikolojide yer bulmadığını tespit etmişler ve modern psikolojinin hastalık modeliyle ilgili eksik olanı tamamlamak üzere yola çıkmışlardı.
İnsanların rahatsızlıklarıyla ilgili sorunları çözme iştahı, uzmanlarda hasar tespit etme hastalığına dönüşmüştü. Her davranışa bir tanı koymaya odaklanmışlardı. Bozuk olanı tamir etmek için bir şeyler yapma telaşı, insanın manevi bir varlık olduğunu uzmanlara unutturmuştu.
Kapitalist sistem sadece paraya odaklı insanları tutunca, ister istemez herkes kendi çarkını döndürmek için adımlar attı. İnsanları mutlu kılan, insan ruhuna hitap eden olumlu şeyler unutulmuş oldu.
Psikoterapi ekolü olarak tanınan logoterapi, insanda doğuştan potansiyel olarak hakikat arayışının var olduğunu söyler. Hakikatin bilgisine ulaşmayı insan amaçlar. Belirsizlikten nasıl kurtulurum, hayattaki konumum ne? İnsan, varlığını onurlandırma ve anlamlandırma ihtiyacını gidermek ister. Hakikat arayışı ezelî ve ebedîdir. İnsan kendisini sorguladığı an kendine doğru adım atmaktadır. İyileşme içten dışa doğrudur. Modern insan iyi olmayı dıştan içe doğru algılar. Oysa bu büyük bir yanılgıdır.
Her yaş grubuna hitap eden logoterapi, insanın insan olmasına yönelik önündeki tüm engelleri aşması, iyi ve sağlıklı insan nasıl olunurun peşinden giderek insanın yaratılış amacını gerçekleştirmesinin önünü açmıştır. İnsanın karşısına her an engeller çıkar ve isteklerine ulaşamayabilir, sahip olduklarını da kaybedebilir. Ne olursa olsun insan umudunu yitirmemelidir.
Logoterapinin kurucusu olan Viktor Emil Frankl, Nazi toplama kamplarında tutuklu kalmış, ailesini toplama kamplarında kaybetmiş bir psikiyatristtir. Burada bulunduğu sürede insan davranışlarını gözlemlemiş ve bunlardan insanların nasıl yararlanacağına dair sonuçlar çıkarmıştır.
İnsanlara vermek istediği mesaj; koşulsuz bir anlama yönelik koşulsuz bir inanç ve koşulsuz bir kabuldür. Toplama kamplarında kendi çıplak varoluşundan başka her şeyini yitirmiş olmasına rağmen, anlam duygusunu nasıl koruduğunu, yenilgiyi bir insan onuru zaferine nasıl dönüştürdüğünü, nefretle çoğalan ceset yığınlarının arasından geçerken bile sevginin nefretten daha güçlü olduğunu anlatır. “Uyanık olalım, her iki anlamda da uyanık olalım.” şeklinde tüm insanoğluna seslenir ve der ki; insan, insana karşı zulümlere tanık olurken sözlü ya da fiilî olarak uyanık olmalıdır.
Bu süreçte edindiği deneyimin sonucunu kendi açısından bir başarı olarak değil, modern dünyanın içinde bulunduğu acınası durum olarak nitelemiştir. Bu acınası durum; insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu anlamsızlık, inanç eksikliği, boşluk sorunu ve insanın anlam arayışıdır diye noktayı koymuştur Frankl.
Sanırım insanı biraz rahat bırakmak gerekiyor. Çünkü her duygu, düşünce ve davranışa isim bulmaya çalıştıkça uzmanlar toplumda zihinsel-psikolojik hastalık algısını artırıyor. Oysa insan kendi mana ve anlamını bulduğu zaman iyileşme moduna geçiyor.
Unutmamak gerekiyor; insan yetişkin hâlinde kendini çok kasmamalı. Zaman zaman altı yaşında bir çocuk gibi ağlayabilmeli. Ebeveyn benliğinde kendine kurallar koymalı. Tüm bu benliklerden sıyrılıp yetişkin olarak kararlarının altına imza atmalı ve hayatının kendine ait sorumluluğunu olgunlukla sırtlanmalıdır.

