Artık çok daha iyi biliyorum; mutluluk dışarıdan gelmiyor… Ne bir tarihle, ne bir insanla, ne de “olursa mutlu olurum” dediğim ihtimallerle… Mutluluk, içimde sessizce bekleyen bir yerden başlıyor. Ben oraya bakmadıkça, yıl değişse ne olur; takvim yenilense ne olur?
2026’ya girerken kendime büyük hedefler koymadım. Bu kez bir şeyler eklemeye değil, bazı şeyleri bırakmaya niyetliyim. Her şeye yetişme hâlini. Herkesi memnun etme çabasını. Mutlu görünme zorunluluğunu. Çünkü anladım ki, insan en çok kendine rol yaparken yoruluyor.
Mutluluk bana göre artık yüksek kahkahalar değil; sessiz bir iç rahatlığı. Sabah uyandığında içinin daralmaması. Gün içinde bir an durup nefes alabildiğini fark etmek. Kimseye anlatmasan da “iyiyim” diyebildiğin o hâl. İşte ben, 2026’da biraz daha orada olmak istiyorum.
Yıllarca mutluluğu ileri tarihlere erteledim. “Şu olsun, sonra rahatlarım” dedim. Ama hayat bana şunu öğretti: Sonra diye bir zaman yok. Mutluluk, koşullar tamamlandığında gelmiyor. O, tam da her şey eksikken seçtiğin bir duruş aslında.
2026’ya girerken kendime şunu hatırlatıyorum: Her düşünce gerçek değil. Her duygu kalıcı değil. Ve her kötü gün, kötü bir hayat demek değil. Zihnimde susturduğum her gereksiz ses, bana biraz daha huzur bırakıyor.
Ben bu yıl daha az kendimi suçlamayı, daha çok kendimi anlamayı seçiyorum. Daha az “neden böyleyim” diye sormayı, daha çok “şu an neye ihtiyacım var” demeyi… Çünkü mutluluk, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin kalitesiyle ilgili.
2026’dan mucize beklemiyorum. Ama kendime karşı daha nazik olmayı seçiyorum. Ve fark ediyorum ki; insan kendine iyi davranmaya başladığında, hayat da yavaş yavaş yumuşuyor.
Belki mutluluk, aradığımız yerde değil. Belki o, zaten bizden başlıyor. 2026’ya böyle giriyorum: Daha sakin. Daha gerçek. Ve ilk kez… kendime biraz daha yakın.

