Her şey bir şeyden ya da anlık duraklamayla başlayabilir. Kırmızı ışıkta durmuş bir adam, dünyayı bir anda kaybeder. Durum şu ki; bu kayıp karanlık değildir; aksi gibi, fazlasıyla, olabildiğince aydınlıktır. Lekesiz bir beyazlık gibi o beyaz bir boşluk gözlerini doldurur. Ardından şehir, aynı beyazlığa teslim olur. Kaybolan görme yetisi değildir görme iradesi kaybolur.
Bu başlangıç, modern insanın hâline dair güçlü bir metafor mudur yoksa edebi bir dilin dilemması mıdır? Görünen o ki körlük bir eksilme değil, insandan kopmuş bir yeti değil. Aksine bir fazlalık gibidir; ışığın aşırılaşması, anlamın silinmesine yol açar. İnsan karanlıkta yolunu kaybedebilir ama aşırı aydınlıkta yönünü de şaşırır, aşırı aydınlıkta da görme yetisini kaybeder. Saramago, daha ilk sahnede ilgililere mesajı verir. Bu vicdani meseledir.
Yetkililer, bu bilinmeyen felaketi duvarların ardına hapsetmeye çalışır. Körler bir akıl hastanesine kapatılır; dışarıdan korundukları sanılırken içeride insanlık yavaş yavaş çözülür. Açlık, korku ve güç, ahlakın yerini işgal eder. Yiyeceğin bedeli beden olur, sessiz kalanlar hayatta kalır, başkaldıranlar gider. Medeniyet, kısa sürede yalnızca bir kartpostal hatıra olarak değişir.
Bu noktada Saramago, medeniyet fikrini acımasızca sınar. Ahlakın, eğitimle ya da kültürle değil; koşullarla ve imkanlarla ne kadar ilişkili olduğunu gösterir. İnsan, güvende ise erdem konuşulabilir. Tehlike başladığında, imkanlar yok olduğunda, koşullar değiştiğinde ise değerler hızla pazarlığa malzeme olur. Romanın en rahatsız edici yanı da budur: İlgili, kendisini bu insanlardan bağımsız göremez.
Bu çöküşün ortasında şaşırtıcı bir şekilde bir kadın vardır; gören tek kişi. Gözleri açık olduğu ve gördüğü hâlde körlerle birlikte yaşar, çünkü görmek onu ayrıcalıklı değil, onu artık sorumlu kılmaktadır. Tanık olur, şahitlik eder, taşır, unutmamaya yeminlidir. Kurtarmaz; çünkü bu evrende kurtuluş yoktur. Sadece bakmak ve katlanmak mevcuttur. Görmek, şimdi bir lütuf değil, ağır bir yolculuktur.
Romanın ahlaki odağı gören kadındır. İlgili farkındadır ki kadın bir kurtarıcı değildir; çünkü kurtarıcılık, aynı zaman güç ister. O ise görmekle gelecek olan gücünü sınırlamayı seçmiştir. Gördüklerini unutmaz ama onları araç hâline de getirip çözüm için kullanmaz. Hatta hiç kullanmaz. Saramago burada, tanıklığın ahlaki ağırlığını öne çıkarır: Görmek, insanı masum kılmaz; aksine, hesap verir hâle getirir. Vicdani bir şahitliktir bu. Zorundalıktır.
Zamanla karantina çöker, şehir dağılır. Körlük yayılırken insanlar evlerini, sokaklarını, yüzlerini kaybeder. Düzen çözülür, hukuk sessizleşir, ahlak açlık karşısında geri çekilir. Sonra bir gün, körlük geldiği gibi gider. Gözler yeniden açılır. Ama geride kalan şey şudur: Görmek geri dönmüştür; insanlık değil. İnsanlık da körlükle beraber gitmiştir.
Anlatının en sarsıcı yanı, felaketin geçiciliği karşısında insanın kalıcılığıdır. İnsan kalıcıdır da ya insanlık? Körlük gider, ama körlüğün bıraktığı izler kalır. İnsanlar yeniden görmeye başlar; fakat gördükleri artık eskisi gibi değildir. Görmek eskisi gibi değildir. Çünkü insan, bir kez çöktüğünde, eski hâline bütünüyle dönemez. Bu da romanı bir umut anlatısından çok, hafıza anlatısına dönüştürür. Bir eziyet gibi, evet.
“Bence kör olmadık, körüz.
Gören körleriz.”
Bu cümle, romanın merkezidir. Tartışmak yok. “Körlük”, 20. yüzyılın sonuna doğru yazılmış olsa da, modernliğin bütün vaadini yitirdiği bir insan manzarasını açık seçik bütün çıplaklığıyla sunar. Bahsi geçen körlük bir cehalet değildir; bilginin yokluğu, yoksunluğu, ulaşılamaması hiç değildir. Aksine, bilip de bakmamaktır. Direkt bakmamaktır. Görmemek ile alakası yok. Bu söz, direkt ve doğrudan okura yöneliktir. Körlük bir durum değil, bir tercihtir. İnsan, gördüğü hâlde yüzünü çeviriyorsa; bildiği hâlde susuyorsa; tanık olduğu hâlde unutmayı seçiyorsa zaten kördür. Okur da suç ortağıdır.
Romanın yazıldığı dönem zirvedir. Büyük anlatıların çöktüğü, ideolojilerin ve ilerleme fikrinin sorgulandığı bir dönemdir. İnsanın mutlak güveni kalmamıştır. Ve Saramago bu güvensizlikle kıyım yapar. Gören kimse olmadığında, insanın ahlaka ne kadar sadık kalacağını sorgular. Cevap sert bir kayadır; ahlak, çoğunlukla konforun içindeyken mümkündür.
Bu taraftan bakınca “Körlük”, modernliğin ahlaki bilançosunu tahtaya ekler. İnsan akıllanmış, ama bilgeleşmemiştir. Teknoloji ilerlemiş, fakat merhamet derinleşmemiştir. Roman, diyor ki; İnsan, dış dünyayı fethederken iç dünyasını kaybetti.
“İnsanların içinde yaşadıkları yerler, düşündükleri yerlerdir.”
Akıl hastanesi yalnızca bir mekân değildir; korku altındaki insan zihninin dışavurumudur. Görebilen içindir bu. Bugün bu mekânı genişletmek zor değildir. Salgınlar, savaşlar, krizler, dijital kalabalıklar… Körlük artık bir şehrin değil, çağın hâlidir. Körlük görmenin ahlaki ihlalidir. İnsan kalabalıkların içinde daha az görür, daha az hisseder. Yalnızlaşır.
Artık günümüz dünyasında körlük; ahlakidir. Görüntü bolluğu ve görünme arzusu hakikatin üzerini örtmek içindir. Her şey görünürdür ama hiçbir şey gerçekten görülmez. Peki görülmeye değer midir? Okurken rahatsız edici olan durum, anlatılanların yabancı gelmemesidir. Tanıdıktır. Güçlünün sözü geçmesi, bedenin pazarlık konusu olması, sessizliğin hayatta kalma stratejisine dönüşmesi bir distopya değil, gündelik hayatın sert gerçekliğidir. Biz bu dizinin bir oyuncusudur. Anlatı şimdi’dir.
Bu sebeptedir ki bu “Körlük” eskimez. Her kriz döneminde yeniden açılr. Her toplumsal çöküşte, romanın sayfaları görünür olur. Çünkü insan değişmez; sadece koşullar için yeni bir insan gereklidir.
“Görmek bir sorumluluktur.”
Gören kadının taşıdığı yük, çağın insanının yüküdür. Her şeye tanık olan ama çoğu zaman hiçbir şeye dokunmayan insanın yüküdür. Sonuç olarak; görmek ahlaki görevlerini yerine getirmediğinde körlükle aynıdır. Ve der ki;
“Görüyorken neyi görmemeyi seçiyorsun?”

