Bir dönem hayatımda her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Yapılacaklar listeleri, hedefler, sorumluluklar, “daha iyi hissetmeliyim” cümleleri… Ama tüm bunların arasında içimde tarif edemediğim bir boşluk vardı. Mutlu olmaya çalışıyordum. Daha pozitif olmaya, daha az üzülmeye, daha çok motive olmaya. Ne kadar uğraşırsam, o kadar yorulduğumu fark ediyordum. İşte Viktor Frankl ile tanışmam tam da bu sorgulamanın ortasına denk geldi.
Frankl mutluluğu bir hedef olarak görmez. Ona göre mutluluk, peşinden koşulduğunda uzaklaşan; anlamlı bir yaşamın içinde kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuçtur. Tıpkı uyku gibi… Uyuyabilmek için kendimizi zorladığımızda uyuyamayız ama günün içini dolu ve anlamlı geçirdiğimizde uyku zaten gelir. Frankl’ın “Mutluluk önemsenmediğinde gerçekleşir” sözü ilk bakışta rahatsız edici gelse de, hayatın içinde defalarca doğrulanan bir gerçeğe işaret eder.
Frankl’ın düşüncelerini bu kadar güçlü kılan şey, onları bir teoriden değil, bir hayatta kalma deneyiminden süzmesidir. Nazi toplama kampında geçirdiği yıllar boyunca, aynı koşullarda bulunan insanlar arasında ciddi farklar gözlemler. Fiziksel güç ya da zekâ değil, hayatta kalmayı belirleyen şey; insanın yaşamında hâlâ bir anlam olduğuna inanıp inanmadığıdır. Birine kavuşma umudu, yarım kalan bir iş, bir sevgi bağı ya da yalnızca bu acının bir anlamı olabileceği düşüncesi… Anlam, insanın yaşama tutunma gücünü belirler.
Frankl’a göre insanın temel motivasyonu haz arayışı ya da güç isteği değil, anlam arayışıdır. Anlam kaybolduğunda ortaya çıkan boşluk ise çoğu zaman bağımlılıklarla, aşırı haz arayışıyla, kontrol ihtiyacıyla ya da takıntılarla doldurulmaya çalışılır. Günümüzde sıkça karşılaştığımız tükenmişlik, sürekli sıkılma hali ve “hiçbir şey yetmiyor” duygusu, çoğu zaman bir anlam eksikliğinin sinyali olabilir.
Anlam her zaman büyük ve dramatik bir şey olmak zorunda değildir. Frankl, yaşamda anlamı üç yoldan deneyimleyebileceğimizi söyler. Birincisi yaptıklarımızla; üreterek, katkı sağlayarak, bir işi tamamlayarak. Bu büyük başarılar olmak zorunda değildir. Bazen birine gerçekten kulak vermek bile anlam meydana getirir. İkincisi deneyimlediklerimizle; bir sanat eserinde, bir ilişkide, doğayla kurulan temasta. Bunlar performans değil, varoluş anlarıdır. Üçüncüsü ise kaçınılmaz acıyla. Frankl acıyı yüceltmez, ama değiştiremeyeceğimiz durumlarda tutumumuzun hâlâ bizim sorumluluğumuzda olduğunu söyler. Anlam bazen “neden başıma geldi” sorusunda değil, “bununla nasıl bir insan olacağım” sorusunda saklıdır.
Mutluluğun kovalandıkça kaçmasının nedeni de burada yatar. Mutlu olmaya çalıştığımızda, mutluluğu bir görev hâline getiririz. Bu da bedeni ve zihni gerer. Oysa bir işe kendimizi verdiğimizde, bir ilişkiye samimiyetle dahil olduğumuzda ya da bir değere hizmet ettiğimizde, mutluluk fark edilmeden hayatın içine sızar. Frankl’a göre mutluluk hiçbir zaman başlı başına bir amaç değildir; anlamın doğal bir yan ürünüdür.
Frankl özgürlüğü de alışıldık şekilde tanımlamaz. Özgürlük, bir şeyden kurtulmak değil; bir şeye cevap verebilmektir. Hayat her zaman seçenek sunmaz ama her durumda bir tutum seçme özgürlüğü vardır. Bu tutum, insanı kurban olmaktan çıkarıp özne hâline getirir. Sorumluluk almak, Frankl’a göre varoluşun özüdür. İnsan yalnızca koşullarının ürünü değildir; karar verebilen ve bu kararların sorumluluğunu üstlenebilen bir varlıktır.
Frankl hayatın anlamına dair herkese uyan tek bir cevap sunmaz. Çünkü her insanın yaşamı, soruları ve koşulları farklıdır. Anlam, düşünerek değil çoğu zaman yaşayarak bulunur. Goethe’nin dediği gibi, insan kendini düşünerek değil, eyleyerek tanır. Önemli olan hangi işi yaptığımızdan çok, o işi nasıl yaptığımızdır.
Belki de asıl mesele mutlu olmaya çalışmayı biraz bırakmaktır. Bunun yerine şu soruyu sormak yeterlidir: Bu hayat benden bugün ne istiyor? Cevap büyük, iddialı ya da kalıcı olmak zorunda değil. Ama dürüst olduğunda, insanı içten içe toparlayan bir gücü vardır. Çünkü bazen hayatın anlamı, sadece bir gün daha sahici yaşamaktır.

