Siyah İnci

18 Görüntüleme
11 Dak. Okuma

Ben siyah.
Karanlığın en koyu noktası.
Hiçliğin damarlarında nüfuz edecek siyah mürekkep.
Karşımda şüphe damlasında yayılan bir dünya!
Şehrin ışıklarında körleşiyor,
Özünü yakalayan her kişi gibi simsiyah bir pelerinin ucunda salınıyorum.
Gecelerin derin dehlizlerinde parıldayacak bir yıldızım.
Her zerreme nüfuz eden mevcudiyetim, damarlarımda akan siyah bir kan.
Ve ben bu sürüklenişin ortasında dimdik duruyorum.
Şimdi siz! Hayatımı çalan kalleşler! Korkun benden!

Ben siyahım. Gece adımın altında yaşayan bir varoluş. İntikam içimi harlayan bir ateş.

Uzun zamandır ışıkları seyretmekle yetinen biriydim. Vitrinde parlayan gülüşler, caddede geçirilen kısa sevinçler; hiçbiri benim içimde bir evi ısıtmazdı. Ta ki bir insanın elindeki küçücük hareket, bütün hayatımı kavurmaya başlayana dek.

O tanıdığım biriydi. İsmini bildiğim her kişi benim için tanıdıktı. Aynı okullardan, aynı merdivenlerden yolumuz geçmişti. Kıpkırmızı ceketiyle adımlarını her zaman sağlam basmaya özen göstermişti. Herkesle arası iyiydi. Fazla iyi…

Okul birincisiydim ben! Ta ki o, beyinleri bulayıp şeytani hamlesiyle müdürün odasında başarı belgesini değiştirene kadar! Gözlerinde tüten buharı görüyordum. Öyle bir savaşın içine çekiliyordum ki kazananı belli olan bir mücadeleye zorlanıyordum!

Hangi hakla bu gösteriye alkış tutuyordu insanlar! Nasıl da kör kalmayı seçiyor ve görünürlüğü çalan bir kıskançlık, ellerinde bir zakkuma dönüyordu!

İçimdeki iyilik, o sonsuz insanlık sevgisi! İşte o gün kupkuru bir toprak zeminde çatırdayarak kırıldı! Ben o gün o çatlağın içine düştüm!

Yıllar geçti. Zaman çok acımasızdı. Bir kere çalınan hak bana çalıntı bir hayat inşa ediyordu. O okuldan mezun olmuş ve okulu bir adliyeye döndürmüştü. Her mekân onundu! Her yerde sahnede olmalıydı.

Benim ise küçük bir iş yerim vardı. Başarılı bir avukat olmuştum. Kazandığım davalar, artan prestij bir gün onun meselesi hâline gelmişti. Yayılan yalan haberler, dedikodular; hepsini sineye çekebilirdim. Ta ki o geceye dek!

İsmimle açtığım bürom… Tam otuz beş yılım! Yükselen alevlerin ortasında kül yığınına dönüyordu. İçimdeki sesin bu denli yırtıcı olduğunu o güne kadar ben de bilmiyordum. Aaaaaaaaah! Yüzüm kıpkırmızı olmuş, dişlerimle çenemi sıkıyorken içimde yıllardır sabırla susturulan bir öfkenin fitilini yakmıştım. Sinirli bir ruhun yıkıcı şiddetiyle gördüğü her şeyi parçalayabileceğini, bir insanın yıllarının, emeklerinin, tüm hayatının bir anda yok olabileceğini o zaman öğrenmiştim. Yetmemişti işte! Hiçbir kazandığı savaş ona yetmemişti. Kendisi bir savaştı ve savaşın içinden herkesi yakıp yıkmak istiyordu!

Yangın üst katları da sararken köhne depoların içinde binlerce dosya ve binlerce unutulmuş insan hikâyesi de yokluğa karışıyordu. Parlak camlar ve pahalı evraklardan ötesi, yıllardır görmezden gelinen emeklerimin artık bir ismi de kalmıyordu.

Bu ateşin kaynağı onun yüzünde saklıydı. “Bedelini ödeyeceksin demiştim” mesajı her şeyi anlamamı sağlamıştı. Zihnim bu mesajı gördüğü gibi o zamana gitti. Okulun son günü telefonuma bilinmeyen bir numaradan “Bunun bir bedeli olacak” şeklinde bir mesaj almıştım. O simsiyah gözlerin, yavaş ve güçlü alkışların, herkesten çok çıkan seslerin nedenini şimdi anlıyordum!

Ben kendi yolumda yürümek dışında hiçbir şey yapmamıştım! Yargısız infazdı bu!

Yangın, sadece duvarları parçalamadı; o geceden sonra benim içimde bir kor hâline dönüştü. Dışarıdan bakanlar için sadece bir kazaydı; fakat vicdanımın raporu başka türlüydü: Orada bir kasıt, orada bir ihanet ve en çok da orada bir örtbas planı vardı.

O hep böyleydi. İşini hep sağlama alır ve cesur adımlar atardı. Yaşattığı enkazın altında kalanlar sadece zavallılardı! Fakat artık karşılarında bildiği bir kişi yoktu.

Artık sadece tek bir amacım vardı: İNTİKAM.

Yangın, başlangıçtı; intikam ise şekillenen ruhumdu. O ateş içime düştü, kor oldu ve ben o korla yürürken insanların isimlerini yalnızca birer istatistik değil, birer hikâye olarak tekrar yazmalıydım. Bu yazı, kutsal bir yazı değil; kirli ve gerçekti. Ben siyahım. Ben ise ışıkların gölgesinde daha görünür olandım.

Gecenin daveti kırmızıydı. Şarap gibi koyu, kan gibi asil. İsmi sadece birkaç kişi tarafından bilinen bir salon tutulmuştu; duvarları kadife örtülerle kaplı, tabanında yankılanan ayakkabı sesleriyle dolu, portrelerin bakışları altında titreyen bir sahne. Benim davetiyem tek bir satırdı: GEL. Altında ise bir tarih, bir saat ve kırmızı bir mühür; benim mührüm değil, eski hayatımın mührü.
O günkü alkışların, o günü kutsayan bakışların küstahlığının damgası.

Davetiyeler elden ulaştırıldı; zarfların içine incecik bir kart, üzerinde siyah beyaz bir fotoğraf. Okulun son günü, o kırmızı ceketli bir adım atarken yakalanmıştı. Fotoğrafın arka yüzünde tek bir cümle: HATIRLIYOR MUSUN? Kartların kenarları yanık gibi tutulmuştu; duman kokusu değil, hatırlamanın acısı vardı o kenarlarda. Misafir listesi özenle seçilmişti: Gönüllü seyirciler, alkışçıların mirasçıları, parlayan yüzlerin ardındaki gölgeler. Hepsi kırmızı kumaşla bezenmişti; kırmızı tema, yüzleşmenin zorunlu rengi olacaktı.

Gala gecesi yaklaşırken şehir, benim planımın ince iplikleriyle örüldü. Her davetlinin cebinde bir program vardı; ama bu program, o parlak hayatın gösterisinden çok bir aynanın kırık parçalarını taşıyordu. Başlangıçta hepsi şık giyimli, maskeli tebessümlere bürünmüş hâlde salona girdiler. Kırmızı halıydı; flaşlar, gözler, fısıltılar… Hepsi benim düzenlediğim senfoninin ilk notasına uyuyordu.

Sahne arkasında, pelerinim omuzlarımda, sessizce bekledim. Işıklar kırmızıya döndüğünde orkestranın son akoru kesildi ve salonun kalbi durdu. Ben siyahım; salondaki tüm kırmızılar benim önüme serilmiş birer sahne beziydi. O, o kırmızı ceketiyle, herkesin aynı anda döndüğü bir noktada duruyordu. Parlak, kendinden emin, gözlerinde geçmişin zehrinden hâlâ bir tat. O an, salonun zemini altında hazırlanmış hikâyelerin yankısı yükseldi.

Planım bir suç manifestosu değil, bir hakikat tezahüratıydı. Önce hafif bir perdeden görüntüler aktı. Yılların içinde kaybolmuş dosyaların siluetleri, unutulmuş isimlerin küçük notları, benim yangınla küle dönmüş masamın gölgesi. Görüntüler, onların kahkahalarıyla çakıştı; salonun bazı köşelerinde bir tedirginlik yayıldı. İnsanlar aniden nefeslerini saymaya başladı; sahte parlaklık çatlamaya yüz tuttu.

Ardından sözler geldi. Duruşmaların, savunmaların resmî dili değil; başkalarının ağızlarından çıkan, titreyen, gerçek sesler: “Hatırlıyorum”, “O gün ne olduğunu biliyorum”, “Rüşvet değil mi?” Bu sesler, misafirlerin ceplerinden çıkan küçük kartların üzerindeki notlardan toplanmıştı; herkes kendi içinde sakladığı küçük utancın eko yapması için birer anahtar görevi gördü. Onlara değil, halka açıklığa açtım kapıyı; salonun ışıkları bir tiyatronun spot ışıkları gibi gizli kalmış yüzleri aydınlattı.

Benim intikamım, bir insanı yok etmekten ziyade onun ağzını kapatmış olan halkayı parçalamaktı. Onu sahnenin ortasına çağırdım. Ona bir inci olduğunu hatırlatmak adına devasa boyutta bir beyaz inci almıştım. Onu şimdi hep birlikte kıracak ve içindeki hazineyi keşfedecektik. İçinden ziynetler çıkmasını umarak birlikte kırdıklarında bir siyah inci ve projeksiyondan yansıyan görüntüler gerçeğin görüntüsünü ortaya serdi.

Alkışlar yükseldi; bazıları içten, çoğu içten değil. O, adımlarını sağlam basmaya çalıştı ama kürsüye geldiğinde maskesi çatlamaya başladı. Gözleri bir an için gerçekleri gördü. İçimde fışkıran kor, benim sesimle değil, geçmişin sesleriyle yankılandı: Kapanmamış davaların fısıltıları, unutturulmuş isimlerin isyanı.

Yüzleşme, bir ameliyat gibiydi; kanlı ama temizlik için gerekli. Ben konuşmadım uzun uzun; gerçekler konuştu. Eski dosyaların sınırında bir avuç unutulmuş mektup, onca yıldır yok sayılan tanıkların kısa ifadeleri ve insanların kendi elleriyle yazdığı pişmanlık notları! Hepsi sahnede açığa çıkıyordu. Suçun ayrıntılarını açığa çıkarmak amacıyla teknik talimatlar vermedim. İnandırıcılık, kanıtların insanlara gösterilmesiydi. Tavır, fikir ve vicdanın uyanışıydı.

O an, onun küstahlığıyla yüzleşmesi gerekiyordu. Herkesin gözleri onun üzerindeydi. O, bir zamanlar zafer ilan ederken çığırdığı sözleri hatırladı belki. Sahte gülenlerin arasındaki gerçeklerin parmak uçlarına kadar ulaştığı bu gecede, utanç kırmızı bir giysi gibi üzerindeydi. Kararlı tutuşlar önce titreyen parmaklara, sonrasında ise sahnede yankılanan tok seslere dönüştü. Kendisini savunmaya çalıştı ama salonun sessizliği, bir hakikat mahkemesinin ağır tokmağıydı. Beni dinlemek zorunda değildi; herkes onu dinliyordu artık. Alkışlar değil, hatırlama suskunluğu.

Planımın en tehlikeli kısmı, ona fiziksel zarar vermek değil; onu görünür kılmaktı. Herkesin önünde yalnızlığı savunarak ayakta kalmanın ne demek olduğunu görmesini istiyordum. İntikamım, bir aydınlanmaydı. Yanan binamın külleri içinde saklanan hikâyelerin yeniden yazılması. Gala, bir tür kamu vicdanının sahnesi hâline getirildi; kırmızı dekor, herkesin yüzünü kızartan bir ayna oldu.

Ben ise pelerinin ucunda salınıp salonun gölgesine karışırken bir son perde daha hazırladım. O günün gerçek tanıkları, gizlice davete çağrılmış birkaç isim, mikrofonun başına geçti. Konuşmalar şatafattan uzak, kısa, keskin ve kesintisizdi. Her cümle, bir öncekini tamamlıyor; bir sonraki adımı değil, onun tüm parlaklığını söndürüyor gibiydi. İnsanların geçmişte yaptıkları tercihlerin yankıları, o kırmızı gecede bir koro olarak yükseldi.

Bu intikam gösterisinin sonunda ben, sadece bir kişi olarak değil, bir gölge kolektifi olarak oradaydım. Kırmızı galanın sonunda perdeler kapandığında salonun içinde bir suskunluk hâkim oldu; ama bu suskunluk artık onların rahat nefes alma suçu değil, düşünmeye başlamanın ilk nefesiydi. Onlar için yeni bir hesaplaşma başlamıştı; benim için ise eski bir yangının külleri arasında yeniden doğan bir görev.

Gecenin sonunda dışarı çıktığımda şehrin ışıkları bana yine kör geldi ama bu kez bambaşka bir hisle onları değil, onların geride bıraktıklarını görebiliyordum artık. Karanlık benim dostumdu ve o gece kırmızı bir yüzleşmeyle o karanlık daha da yoğun, daha da derinleşmişti.

Ben siyahım; galanın ortasında dik duran bir gölge…

İntikamımın tam planını burada ayrıntılandırmayacağım; çünkü intikam bir reçete değildir, bir edep, bir nezaket değildir; o, bir yükümlülüktür. Ve ben, gereken hesabı gördürene dek o yükümlülüğü taşıyacağım.

Perdeler kapandı. Fakat bilsinler ki kıvılcım söndürüldü sanmasınlar.

Galanın kırmızısında kalan izler, bir gün herkesin göğsünde bir ağırlık olacaktır.

Ve ben, o ağırlığı hissedenlerin yüreğinde sessizce dolaşacağım.

Bu İçeriği Paylaş
Bağlantılar:
Yazar
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version