An

8 Dak. Okuma

En sevdiğim mevsim mi bilmiyorum. Ama en sevdiğim hava olayı olduğu kesin. Evreni tertemiz yapan bir beyaz örtü. Bu havalarda en çok evde oturup etrafı izlemeyi seviyorum. Bu havaların; içimde hiç dinmeyen fırtınaları dindiren, kafamda daima konuşan sesleri susturan müstesna bir etkisi var.

Göğsümün içindeki ebemkuşağının renklerini unuttuğumda her şeyi nötrleyen tek şey işte bu beyaz örtü. Hayatı daha yaşanılır kılıyor gibi gelir bana. Kafamızı dinlememize ve birkaç günlüğüne de olsa zihinlerimizi de temize çeken bir armağan gibi. Neden ‘de’ bağlacını kullanıyorum? Çünkü sadece zihinlerimiz değil dünyayı temize çekiyor. Ya düşünsenize bembeyaz bir dünya. Bütün çirkinliklerden, karmaşadan uzak bir dünya vadediyor bizlere…

Resmen ‘Ben geldim, dünya artık daha huzurlu olacak.’ der gibi bir havası var. Her şeyin kısa bir süre de olsa inzivaya çekildiği bir sükûnet hali sunuyor. Sokak sessiz, insanlar sessiz, arabalar duruyor. Trafik pert. (Bu kötü bir durum gibi görünebilir.) Eğer sokakta işin yoksa harika bir sessizlik. Çünkü arabayla da işin yok. Aslında tüm mesele böyle havalarda dünya telaşından uzaklaşmamız. Hepimize iyi gelen bir yanı var diye düşünüyorum.

Hayatımız o kadar dünya telaşıyla dolu ki bazen kendimizi unutuyoruz.  Ne yaşadığımızı, nasıl yaşadığımızı, ne yaptığımızı, verdiğimiz kararları oturup düşünecek vaktimiz yok! Tasavvur edemediğimiz şeyler bunlarla da sınırlı değil. Oturup ruhumuzun derinliklerine yolculuk edecek vaktimiz yok.  Ne hissettiğimizi konuşacak hatta hissettiğimizi anlayacak kadar dahi vaktimiz yok. Her şey sosyal medyada kaydırma çağı. Hepimiz de ne yazık ki bu kaydırmanın kölesi olmuş durumdayız.

Hayatımız kayıyor gözlerimizin önünde farkında değiliz. Kaydırdığımız şeyin ruhumuz olduğunun farkında değiliz. Ama hayat da diğer tüm sınavlar gibi. (HSYS) Hayata Seçme ve Yerleştirme Sınavı. Bu sınavda da üç yanlış bir doğruyu götürüyor olabilir. Belki de giden zaman candan gidiyordur gerçekten de.  Yani durup düşünmek lazım. Bu hayat gailesinin içinde ne kadar kayboldum? Benim yolum neresi? Sevgimin gücünü doğru yerde kullandığımdan emin miyim? Yaşantımda her şey olması gerektiği gibi mi? Ya da her şey her zaman olması gerektiği gibi mi olur?

Kimilerine göre çok sorgulamak da insan psikolojisine iyi gelmiyor. Fakat sorarım size: Siz en son ne zaman kendinize şu sorulardan sadece ikisini sordunuz? Kendime de sordum tabii ki bur soruları. Cevap vermeyi bırakın düşünmekten korktum. Biz ne zaman düşünmeyi bıraktık? Düşünce çağından kaydırma çağına geçtik?

Aslında Gülten Akın seneler önce sadece iki dizeyle anlatmış şu an üzerine konuştuğumuz meseleyi:   ‘Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya’ Gerçekten vaktimiz mi yok yoksa biz düşünmekten mi korkuyoruz?

Sanırım ben düşünmekten korkuyorum. Çünkü ne zaman düşünsem iç huzurumu yitirip geceyi uykusuz geçiriyorum. ‘Yüreğin yoksa konuşma Şule! Ne diye burada kafa açıyorsun’ diyorsunuz biliyorum. Aslında ben de bilmiyorum. Masaya bambaşka şeyler koymuştum ama deftere bunlar yansıdı. Yazar acemisiyim işte. Ancak bu kadar yol alabildim.

Düşündüğüm bazı şeyler yok değil ama. Mesela dünya gözüyle var olan borçlarımdan kurtulabilecek miyim? Her anlamda yüklerimi omzumdan atabilecek miyim? O kadar yük hissediyorum ki bazı şeyleri, omzumda ağrılar nüksediyor. Sadece maddi borçlar değil ki insanın yükü manevi borçlanmalar var bir de. Sanırım her ikisi de uzun süredir benimle. Bu sebepten ara ara umutsuzluğa kapılıyorum. Yükleri nerde indireceğim acaba? Ufukta umut yok gibi. Belki de tüm bunlar beni ince şeyleri anlamaktan uzak hale getirdi. Yükler ve incelikler… Bana göre çelişkili iki ayrı dünya. Yükler benimleyken dünyanın telaşından öteye gidemiyorum.

Gülten Akın da seneler evvel yukarıdaki dizeleri yazdığına göre demek ki her şey bir kaydırmadan ibaret değil. Bu insanlığın yüzyıllardır var olan ortak sorunu. Sanırım insan görmezden gelmek ve ciddiye almak istemeyince düşünmemeyi tercih ediyor.  Gülten Akın bu dizeleri yazarken kaydırma mı vardı? İnsanoğlu işte her çağda kaçışın bir yolunu muhakkak buluyor. Tıpkı şu an bizim kaydırmalara sığındığımız gibi…

Yazıya başlarken tam olarak bunları yazmayı mı planlamıştım ki? Sanmıyorum. Daha estetik cümleler kurmayı planlıyordum sanırım. Sanki hayatında ne estetik ki cümlelerin estetik olsun be? Neyse bu kadar yermeyeyim kendimi şimdi. Aklıma getirmeye cesaret edemediğim şeyleri kaleme aldım gibi. Ne dersin, olmadı mı gene? O senin hüsnü kuruntun mu diyorsun ne? Ne yapalım canım benden de bu kadar estetik oluyor.

Sait Faik ‘Yazmasam deli olacaktım.’ Demiş. Benimki de o hesap işte. Herkesin bir iç hesaplaşma yöntemi vardır. Benimki de yazmak ve ziyadesiyle okumak. Zırvalarım arada kabul. Ama okunmaya da değer bulurum. Yok yok öyle kendimi beğendiğimi takdir ettiğimi falan düşünüp de taşlamayın beni rica edeceğim. Bir delinin zırvalamaları deyin ve geçin işte. Yoksa benim ne haddime üç günlük yazılarımı övmek. Kendi içimde severim ama bir o kadar da eleştiririm. Benimki sadece yazmaya devam için küçük bir motivasyon. Bizim şiirlerini kitaplaştırmayan, titizliği ile nam salan Yahya Kemal gibi bir şairimiz varken benim ne haddime kendimi beğenmek. Gerçi kulvarlarımız farklı ama olsun😊

Artık siz düşünün bu konuyu ne kadar düşünmüş de işin içinden çıkamayıp şiirleri kitaplaştırmamış. İnce şeyleri düşünmeye mesai harcamış belli ki. Şimdi ‘ne varsa eskilerde var’ klişesi yapmayacağım.  Zaten şairlerin de har zaman farklı bir ruh halleri olduğunu düşünmüşümdür. Bu da bir şair kafasıdır belki. Meselem Yahya Kemal ile değil ki. Şimdi bir de buradan bir taş yemeyeyim. Yoksa ben de seviyorum Sessiz Gemi’yi Mehlika Sultan’ı. Zaten kendisi de bitiremediği şiirlerine ‘diken’ demiştir. Demek ki bu durum herkesten çok onu rahatsız etmiş. Yalnız ne derinlik usta. Üstat bitiremediği, bittiğine ikna olmadığı şiirlerine bile kendisine battığını dile getirmek için ‘diken’ diyerek şiirselleştiriyor…

Günümüzde cahilliğin daha moda ve cezbedici bir tarafı var. Ondan ötürü insanların modaya uyduğunu düşünüyorum. Desem de siz inanmayın. Düşünmekten yorgun, hayat mücadelesinde olan bir güruh var. Bu güruhun gerçekten düşünmemesi akıl sağlığına destek. Yorgun bir ruhun temel amacı nefes almaya devam etmektir çünkü. Düşünmek ikinci planda kalır.  Ama bir de düşünmekten gerçekten uzak, tamamen tembellikten kaynaklanan bir düşünmeme bozukluğu var. İşte bu en fenası. En acı vereni. İşte bu düşünmeyen değil aslında düşünemeyen temelli toplumun kanayan yarası. Düşünebilmenin kıymetini bilmeyen bir topluluğun bunları anlamasını da bekleyemeyiz. Sadece temenni edebiliriz belki.

Kar tasviriyle başladığım bu satırların sonunu şu cümlelerle noktalamak isterim: Öyle bir dünyanın içindeyiz ki ne karın verdiği huzuru fark edebiliyoruz ne de fark etmediğimiz bu huzurlu ortamın neden farkında olmadığımızı biliyoruz. Kimisi farkında ama önceliğinde başka şeyler var, estetik düşünüp ruh dinlendirecek kafada değil. Kimisi gerçekten fark edemeyecek kadar körleşmiş durumda. Kimisi de bütün olumsuz durumlara rağmen en azından birkaç saat de olsa o huzurun içinde kafayı dinlemek istiyor. Hepsi de gerçek anlamda atmosferi anlamaktan uzak sanırım. Çünkü hepsinde bir kaçış söz konusu. Kimisi dertlerini düşünüyor. Kimisi hiçbir şey düşünmeyerek bir iz bırakmama derdinde. Kimisinin dünyadan haberi yok…

Kısacası güzel bir doğa olayını bile gerçekten içimize, ruhumuzun derinliklerine çekmeyi, iliklerimize kadar anın tadını çıkarmayı ne zaman unuttuk?

Bu İçeriği Paylaş
Bağlantılar:
Öğretmen
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version