Yıllarca bize “iyi insan” olmanın bedelinin kendimizden eksilmek olduğu öğretildi. Oysa başkaları için kendinden vazgeçmek erdem değil, yavaş bir tükeniştir.
Ne yazık ki küçük yaşlardan itibaren sessizce zihnimize yerleştirilen büyük bir yanılgı var: İyi insan olmanın bedelinin kendinden eksilmek olduğu fikri.
“Önce başkaları” dediler.
“Sen idare et” dediler.
“Boş ver, sen alttan al” dediler.
Ve biz her defasında biraz daha sustuk. Bir adım geri çekildik. Bir parça daha kendimizden vazgeçtik. Zamanla fedakârlıkla yok oluşu karıştırdık. Sabretmeyi katlanmak sandık. Sevgi uğruna kendini feda etmeyi erdem zannettik.
Oysa hayat; başkaları rahat etsin diye kendini silmek değildir.
Hayat; sen yorulurken herkesin dinlenmesi, sen susarken herkesin konuşması, sen vazgeçerken herkesin yoluna devam etmesi hiç değildir.
Bir noktadan sonra insan acı bir gerçeği fark ediyor: Sürekli verenin eli değil, kalbi boşalıyor. Hep anlayan, en son anlaşılan oluyor. Hep güçlü duran, en çok yalnız kalan oluyor. Ve kimse dönüp sormuyor:
“Sen nasılsın?”
Çünkü sen hep “iyiyim” dedin. Kırıldığında gülümsedin. İçin acırken “önemli değil” dedin.
Toplum, özellikle kadınlara bunu çok yakıştırdı: Fedakâr ol. Sabırlı ol. İdare et.
Ama kimse şunu söylemedi: Kendin ol. Sınır çiz. Yeter deme hakkın var.
Oysa kendinden vazgeçmek sevgi değildir. Bu, yavaş yavaş tükenmektir.
Gerçek sevgi, insanın kendini de koruyabildiği yerdir. Gerçek merhamet, kendine acımasız olmamaktan geçer. Gerçek iyilik, herkese yetmeye çalışırken kendini yok etmemektir.
Hepimiz görünmez bir jürinin karşısında yaşıyoruz.
“El âlem ne der?” diye kurulan o devasa imparatorluk, aslında sadece bizim zihnimizde var. Başkalarını mutlu etmek için törpülediğin her köşe, seni biraz daha sıradanlaştırıyor. Biraz daha sessizleştiriyor. Biraz daha görünmez kılıyor.
Sırf moda olduğu için giydiğin o kıyafetin içinde gerçekten rahat mısın?
Sırf onaylanmak için sustuğun o masada gerçekten var mısın?
Sevmediğin bir işi, “başarılı” görünmek için yaparken ruhun nerede?
Kendin olmak; her şeye meydan okumak değildir. Sadece kendi gerçeğine sadık kalmaktır. Kendi sesinle konuşmaya başladığında, çevrenden bazı insanların uzaklaştığını göreceksin.
Korkma.
Onlar senin özüne değil, onlara sunduğun maskeye aşıktı. Gidenler gitsin ki, seni sen olduğun için sevenlere yer açılsın.
Unutma: Hayat bir yarış değil, bir deneyimdir. Ve bu deneyimin tek başrolü sensin. Başkasının hayatını taklit ederek geçen bir ömür, aslında hiç yaşanmamış sayılır.
Sabah uyandığında, telefona uzanıp o mükemmel hayatlara bakmadan önce kendine hiç sordun mu?
Bu hayatın neresi bana ait?
Her gün bir rol oynuyoruz. Ofiste “profesyonel”, evde “sabırlı”, sosyal medyada “mutlu”. Ama akşam olup ışıklar söndüğünde, makyajlar ve unvanlar masada kaldığında, geri kalan o kişiyle barışık mıyız?
Eğer aynada gördüğün kişi sana yabancı geliyorsa, henüz yaşamaya başlamamışsın demektir.
Bir gün aynaya bakarsın ve şu soruyu sorarsın:
“Ben ne zaman bu kadar az kaldım?”
İşte o gün başlar büyük uyanış.
Herkes için her şey olmaktan vazgeçtiğin gün. Herkesin yükünü sırtlanmayı bıraktığın gün.
“Ben de varım” demeyi öğrendiğin gün. Yeni bir hayat başlar.
Bugün kendine küçük bir söz ver. Büyük devrimler yapmana gerek yok. Küçük bir yerden başla. Sırf canın istediği için bir şarkı söyle. Kimse beğenmeyecek olsa bile gerçek fikrini dile getir. Göreceksin; o ilk özgürlük anında aldığın nefes, bugüne kadar aldıklarına hiç benzemeyecek.
Çünkü sen, kendin olduğun kadar varsın.
KENDİNİZE İYİ BAKIN, SEVGİ İLE…

