Aynı şehirdesinizdir. Doğduğunuzdan beri hiç değişmemiştir yaşadığınız yer. Ama birbirinizle hiç tanışmadan geçer gider ömürler. Diyeceksiniz ki: büyük şehir burası, kaç kişi yaşıyor. Nasıl karşılaşalım ki? Evet, zordur karşılaşmak…
O zaman biraz daraltalım mı yaşadığınız mekanı? Örneğin; aynı semt olsun, aynı okul, aynı işyeri, aynı sokak, hatta aynı apartman… Belki yine de hiç karşılaşmadan, yollarda birbirine teğet geçerek sürer ömürleriniz.
Bazen siz içeri girerken o, birkaç saniye önce çıkmıştır evden ve sokağın köşesini dönen bir siluet fark edersiniz. Tanışmak yine mümkün olmamıştır. Oysa tanışsaydınız, birbirinize iki kelam edebilseydiniz, belki de çok severdiniz birbirinizi, çok hoşlanırdınız sohbetinden. Bir yardım çağrısı alırdık karşı taraftan ya da biz ondan bir yardım isterdik.
Bir gülümseme, kısaca bir selam verme, nazik bir yol verme hareketi; bunlardan birisi bile o ana kadar kayıtsız kaldığınız bir insanı bir anda fark etmenizi sağlayabilirdi. Gözleriyle bir karşılaşma, oluşabilecek sıcak bir dostluğa vesile olabilirdi.
Teğet geçen hayatlar… Evet, ne çok insanla “teğet geçerek” yaşıyoruz, öyle değil mi? Sonrasında yalnızlıktan, mutsuzluktan, sevgisizlikten şikayet ediyoruz hep.
Belki de fark edemediğiniz en acı olan da budur. Bize teğet geçen hazinelerin varlığından habersiz yaşamaya devam etmek, sonra da ruh ikizinizi, sevgili arkadaşınızı ya da sevgilinizi bulamamaktan şikayet etmek… Randevulaşırız, tanışmak için planlamasını yaparız; oysa hayat, biz planlama yaparken ve beklerken, belki de çok seveceğiniz birini teğet geçirir yanınızdan, usulca. Peki; ya bakmasını bilseydiniz ya da anlamaya çalışsaydınız? Belki de o teğet geçme ihtimali olanların içinde bize mükemmel ve sonsuz olasılıkları sunabilecek birileri de vardı. Kim bilir…
İşinizden evinize döndüğünüzü varsayın. Aceleyle, hep aynı yollardan geçerek, hep aynı mağazalardan alışveriş ederek, hep aynı arkadaşlarınızla konuşup gülerek… Yani, kısaca kendinize ördüğünüz zırhın delinmesine hiç izin vermeyerek. O sırada belki de yan sokakta, çok hoşlanacağınız bir insan da evine yürüyerek giderken, artık onunla bu akşam da karşılaşma ihtimaliniz hiç kalmadı. Aradaki o birkaç yüz metrelik mesafeyi, kapanmayacak uçurumlara dönüştürüyorsunuz farkına bile varmadan.
Varsayalım ki bir akşam iş dönüşü evinize geldiniz. Arabayı park ettiniz; bahçedeki otoparktan geçerken, yanınızda bastonuna dayanarak yürümeye çalışan yaşlı kadını fark ettiniz mi? Hayır! Ya birkaç adım önünüzde, kucağında size gülümseyen küçük bebeği ve elinde marketten aldığı belli olan poşeti ile koşar adım yürüyen genç kadını fark ettiniz mi? Hayır! Kapıda bekleyen apartman görevlisinin yüzüne bakıp da adamın hüznünü fark edecek zamanınız oldu mu? Tabii ki hayır! Biz, bütün bu insanları teğet geçtik. Neden? Çünkü gözünüz sadece ve sadece bir an önce varmanız gereken evinizde, onun yalnızlığının huzurunda ve bir an önce işlerinizi bitirip kitabınızı elinize alıp, müziği açıp dinlenmeye çekilmekteydi. Yani, hayatınızı teğet geçtiğiniz gecelerden biri daha yaşanacaktı. Sonrasında uykunuz gelecek, yatağınıza yatacak ve sabaha kadar evinizden yükselen yalnızlığın seslerini dinleyerek uyuyakalacaktınız. Kendi zihninizin gürültüsünden, hemen yanınızdaki insanın sessiz çığlığını duyamaz hale gelmiştiniz, değil mi?
Şimdi olayı bir de tersinden düşünseydiniz; o az önce teğet geçtiğiniz insanlar var ya, onlarla teğet geçmek yerine; o yaşlı kadına koluna girmeyi teklif ederek yardımcı olsaydınız, hatırını sorsaydınız; çocuklu genç kadına “Poşetinizi alayım mı?” diye sorsaydınız; bize gülümseyen bebeğe göz kırparak gülümseseydiniz; üzüntülü görünen apartman görevlisine “Hayrola Ahmet Usta, bugün keyfin yok gibi. Nasılsın?” diye sorsaydınız… O yaşlı kadın sizi bir kahve içmeye evine çağırsaydı ve o kadının emekli bir edebiyat öğretmeni olduğunu öğrenip sohbetinden ne kadar zevk aldığınızı fark etseydiniz? Çocuklu kadın, bebeğini sevmeniz için sizi bir gün evine davet etseydi ve siz halini hatırını sorduktan sonra yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşen apartman görevlisi, gözlerine yerleşen mutlulukla size kocaman bir teşekkür etseydi? Yani, biraz yavaşlasaydınız kaç kişiyi birden teğet geçmeden hayatınıza katabilirdiniz, fark ettiniz mi? Yani, tanışmayı hep ertelediğiniz o kişiler belki de ileriki yaşantınızın kadim dostlarından birisi olabilirdi. Her tanışmadığımız insan, keşfedilmeyi bekleyen bir vaha gibi. Öyle değil mi?
Bazen yalnızlığımızdan şikayet ederken aslında o kozaları kendimizin ördüğünün farkına varmak bu kadar zor mu? Yani, görmeliyiz. Fark etmeliyiz, sevmeliyiz… Onlar bize dostluk ellerini uzatmasalar da biz uzatmış olsaydık ne kaybederdik ki?
Hayat ne kadar kısa aslında. Hep denir ya; ne gelirken ne de giderken kimse bizlere sormuyor. Yani, bir vedaya her zaman hazırlıklı olmak gerekiyor. Yarın, otoparkta karşılaştığınız insanlarla bir daha hiç rastlaşamayabilirsiniz. Birbirinize hiç değmeden geçip giden yaşamlar… Şimdi bir karar vermenin tam da ortasındasınız. Hayatları teğet mi geçelim, yoksa her birinden öğrenilecek bir şeyler olduğunu anlamanın tam zamanı geldi mi? Her gün yeni bir hikaye yazmak için beklemek yerine, sadece insanları “teğet geçmekten” vazgeçsek mi? Ne dersiniz?

