Hiçliğin Eşiğinde

4 Dak. Okuma

Kim olduğumuzu sandığımız her şeyi susturduğumuzda, geriye ne kalır? Bu deneme, hiçliğin bir yok oluş değil, varlığın en saf haline varış olduğunu keşfe çağırıyor.

Kibri fark etmek, aynaya ilk kez dürüstçe bakmaktır. Ama aynada gördüğünü savunmayı bıraktığın o an, daha derin bir çağrı başlar: Görünen ‘ben’in ötesine geçmeye ve hiçliğin eşiğine doğru, kendini bırakarak yürümeye…

“Hiç ol ki, Ben olayım sende.”( Mevlânâ)

İnsan ne zaman gerçekten ‘hiç’ olur? Kaybettiğinde mi, sustuğunda mı, yoksa tutunduğu tüm kimlikler, tıpkı ıslak sabun gibi, birer birer parmakları arasından kayıp gittiğinde mi? Belki de en çok, “Ben kimim?” sorusuna artık hazır, keskin bir cevabı olmadığını fark ettiğinde…

Tasavvufun kalbine açılan kapı, tam da bu çatlağın içinden sızar: Hiçliğini bil ki, her şey olabilesin.

Bu söz, zihne ilk dokunduğunda bir paradoks gibi çarpar. Ama insanın özü, çoğu zaman bu paradoksların kıvrımlarında saklanır. Hiç olan, hiçbir şeye yaslanmaz. Sahip olduklarıyla değil, bıraktıklarıyla, sessizce genişler. Yük azaldıkça, nefes derinleşir. Ayaklar yere değil, havaya değiyormuş gibi hafifler.

Kalp doluyken, hakikat içeri sığmaz. Bir kadehe yeni bir şey koymak için, önce içindekini boşaltmak gerekir. Öfke, korku, hırs ve kibirle dopdolu bir kalpte, ne sevgiye yer kalır ne de bilgeliğin sessiz çiçeği açabilir. Hiçlik, işte bu doluluğun farkına varmak ve onu usulca boşaltmaktır. Kendini silmek değil; kendini aşmaktır. ‘Ben’in gürültülü monoloğunu susturup, evrenin sessiz diyaloğuna kulak vermektir.

İnsan ne kadar çok “ben” derse, o kadar dar bir kuyunun içine hapsolur. “Benim fikrim, benim yolum, benim doğrularım…” Bu cümleler, fark edilmeden etrafına görünmez duvarlar örer. Oysa hiçlik, bu duvarları sessizce çözer. Çünkü hiç olan, sahiplenmez; yalnızca temas eder. Kendini ayırmaz, bütüne dahil olur.

Mevlânâ’ya “Sen kimsin?” diye sorduklarında, gülümseyerek verdiği cevap boşuna değildir: “Hiçim; ama her şeyim O’ndan.”

Bu sözde bir yoksunluk yoktur, muazzam bir hafiflik vardır. Unvanlardan, övgülerden, yargılardan sıyrılmış bir duruş… Ne alkışla şişen ne de reddedilince büzülen bir varoluş. Ne geçmişin ağır taşlarıyla eğilen ne de geleceğin belirsiz sisinde koşuşturan…

Peki, biz kimiz? Sahip olduklarımızın –mesleklerimizin, ilişkilerimizin, başarılarımızın– toplamı mıyız? Yoksa tümü elimizden alınsa, geriye kalan, sarsılmaz bir öz var mı? Bu soruyu, kendini kandırmadan sorabildiğimiz an, hiçliğin eşiğinin serin esintisini yüzümüzde hissetmeye başlarız.

Hiçlik, bir yokluk hâli değildir. Aksine, en saf, en katıksız varoluş biçimidir. Çünkü orada maske yoktur, rol yoktur, beklenti yoktur. Sadece ‘olmak’ vardır. Ve insan, çoğu zaman ancak orada, nihayet, kendine rastlar.

Belki de bu yüzden tasavvuf, bilgeliği biriktirmekten çok, unutmaktan söz eder. Kim olduğunu sandığını, sahip olduğunu zannettiğini, kontrol ettiğine inandığını yavaş yavaş, tereddütle ama kararlılıkla bırakmaktan… Hayat, tam da bu bırakışın ardından, beklenmedik bir yerden, taze bir kaynak gibi akmaya başlar.

İnsan kendini hiçliğe bıraktığında eksilmez; genişler. Bir nehir gibi, kıyılarını terk edip denize karışır. Sınırlar erir, benlik incelir, şeffaflaşır. Artık tekil, kapalı bir “ben” değil, daha büyük, daha kadim bir varoluşun nefes alan bir parçasıdır.

Hiçliğini bilmek, yokluğa düşmek değildir. Varlığın özüne doğru atılan, sessiz ve cesur bir adımdır.

Ve belki de çağrı, hâlâ aynı yankıyı taşır: Hiç ol ki, Ben olayım sende.

Bu İçeriği Paylaş
Bağlantılar:
Yazar
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version