Nur, Karanlık ve İnsan

19 Görüntüleme
3 Dak. Okuma

İnsanın yönelimleri, niyetinin ardındaki davranışlarla kendini gösterir. Davranışların altında yatan gerçeklik ise, insanın kabul etmesi gereken bir hakikatle; yani yerleşik tutumlarıyla yakından ilişkilidir. Peki tutum ve davranışlar, insanın hangi dürtülerinden beslenerek ortaya çıkar? İnsan, davranışlarını neden çoğu zaman kontrol altında tutamaz? Davranışların temel kaynağı olan duygular, nasıl olur da olumlu bir yönelime doğru dönüştürülebilir? Duyguları dönüştürmenin yolu ve yöntemi nedir?

Toplumsal bir sancı olduğunu düşündüğüm duygu kontrolsüzlüğü; peşi sıra gelen olumsuz tutum ve davranışlarla önce bireysel, ardından toplumsal bir kaos yaratmaktadır. Oysa duygularımızın başlı başına bir problem olmadığını; bilakis terbiye edilmesi gereken birer emanet olduğunu, Sühreverdî’nin felsefesinde yıllar önce okumuştum. O zamanlar bu düşünceyi yeterince derinlikli kavrayamamıştım. Ancak bugün meseleyi daha yakından ve bütünlüklü ele aldığımda, karşılaştığım hakikatleri bu yazıda paylaşmak istedim. Sühreverdî, nefsin yok edilmesini değil; eğitilmesini ve nurlandırılmasını esas alan bir yaklaşım sunar.

Sühreverdî’ye göre insan, nur ile karanlık arasında yer alan bir varlıktır. Nefs, bu ikili yapının merkezinde durur. Onun karanlık yönleri, insanı aşağıya çekerken; arınmış hâli, hakikatin aynası hâline gelir. Sühreverdi felsefesinde nefsin, bastırılması gereken bir düşman değil; doğru yönlendirilmesi gereken bir güç olduğunu vurgular. Yani nefsin terbiyesi, duyguların inkâr edilmesiyle değil, ahlaki bir istikametle eğitilmesiyle mümkündür.

Burada İşrâkîliğe kısaca değinmek istiyorum. İşrâkî felsefesinde hikmet, yalnızca akılla değil; insanın iç dünyasında gerçekleşen bir aydınlanma ile sezilir. Hikmet, sezgisel bir keşiftir. Hikmeti keşfetmek, aydınlanmaya açılan bir kapıdır. Ancak bu aydınlanma, nefsin arınması olmadan mümkün değildir. Zira karanlıkla kuşatılmış bir kalp, nuru taşıyamaz. Bu sebeple içsel çaba, Sühreverdî’de bilginin ön şartıdır. İnsan ne kadar çaba gösterirse o kadar arınır; ne kadar arınırsa idraki o denli derinleşir.

İdraki derinleşen insan, nefsin nurlanmaya başladığı; nefs-i levvâmeden nefs-i mutmainneye doğru bir dönüşümün eşiğine gelir. Bu mertebede insan, artık içsel çatışmalarla savrulan değil; kabul, sükûnet ve teslimiyetle yön bulan bir hâl içine girer. Nur insanın iç ve dış  karanlığını  aydınlatılır. Buradaki aydınlanma duyguların  terbiyesiyle olgunluğa erer. İnsan, artık kendi içindeki karanlıkla savaşmayı çoktan bırakmış  onu dönüştürerek hikmete açılan yolu bulmuştur.

Akla da büyük önem veren Sühreverdî, akılla ispatı ve delilleri, sezgiyle keşfin yolunu açar. Duyguları da bu süzgeçten geçirmenin, bastırılmadan   yönlendirilmesinin hikmetlerini sunar. Örneğin sevgi ilahî olana yöneldiğinde arındırıcı bir kuvvete dönüşür; faniyata yöneldiğinde hayal kırıklığına dönüşür. Öfke, benliğin hizmetinden çıkarılıp hakkın savunusuna yöneltildiğinde adalet bilinci doğurur tersi durumda savaşa felakete dönüşür. Kıskançlık, nefsin dar bakış açısından kurtulduğunda hayranlık ve ilham hâlini alır. Yine tersi kötülüğün kaynağına götürür. Utanç ise aşağılayıcı bir uygu olmaktan çıkarak, insanı sınırlarının farkına vardıran bir tevazuya dönüşür. Zıddı ise içe kapanmaya dönüşür.

 Olumlu her dönüşüm, nefsin nurlanmasını geliştirir. Duygular susturulmadan saf bir hale gelip berrak bir su gibi akıp çevresine hayat kaynağı olabilir. Aksi durum ise bulanık bir sele dönüşüp çevresine zarar ziyan verir.

Bu İçeriği Paylaş
Bağlantılar:
Yazar
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version