Mühim olan ‘Oluş’ Hâlini İz’an Etmek
Şanslı olmak nedir? Şans nasıl bulur bizi? Ya da ne zaman bulmaz? Peki ya sen kendini şanslı addediyor musun? Şans senden yana mı bu hayatta, hatta şu anda?
Evet, çok soru ile başladım kabul. Sevgili okuyucu, bu ay böyle bir konu başlığıyla gelmek istedim. Tam da yeni yıla başlayalı, muhteşem dilekler dileyeli 12 gün olmuşken. Evet; şansı, aşkı, parayı, sağlığı zihnimiz ve kalplerimiz dolusunca istediğimiz o günün üzerinden tam 12 gün geçti. Olay aslında nerede biliyor musun? Olay ana temada şansa doğru sadece dilek dilemekte değil. Şöyle başlayalım:
Öncelikle tabii ki burada ele aldığımız konu; ambiguous yani çok anlamlı figür tanımlaması gibi. Farklı bakış açılarıyla da bakılıp üzerine konuşulabilir. Ben bu yazımda ele aldığım bakış açısı tarafında gözlemlerimi ve fikirlerimi aktarıyor olacağım size.
Evet, tabii ki tek başına bize şanssızlığın uğramıyor olması yetmeyebilir. Çünkü o zaman da var olan gücümüzü sınamak, sınırlarımızı tartmak, sorgulamak, belki yaşam amacımızı bulabilmek anlamında bazı yerler eksik kalabilir. Yani konu; şanssız değilsek çok şanslıyız ve bu kadar anlamına gelmiyor. Gelelim şimdi bu yazı özelinde konuşacağımız noktalara.
Şansın bize her daim altın tepside sunulacağını düşünüyoruz ve değişmez bir gerçek olarak kabul ediyoruz. Yani şans adlı spesifik olan o şey her neyse ayrıca ve özellikle olacak. Ve “Ben şansım, buradayım.” diye inlete inlete bağıracak.
Hâlbuki her an olası bir şanssızlıkla karşılaşmıyor oluşumuz aslında en büyük şans değil mi? Mesela yolda yürürken ansızın kazazede olmamışken, sevdiğin yemeği yerken tadını dilindeki tat almaçlarıyla alabilirken, yürürken alt bacağının periyodik salınımı vücudunda ağrı oluşturmadan adım atabilirken, ses tellerinden yukarıya doğru titreşimlerin çıkışını duyarken, her seferinde koku alma reseptörlerin o rayihayı anlamlandırabildiğinde, kalbinin düşünmeden sürdürdüğü hayat ritmine olan uyumunla, spor yaptığında çalıştırdığın kas gruplarının ağrıyı hissetmesi ve sana birkaç gün sızı yapmasıyla dahi asıl şans sayılanlar sana uğramış olmaz mı?
İşte burada bir durum analizi var sanki. Biraz da derin düşünme durumu, içselleştirme hâli. Sonra kıble kabul ettiğin kabule doğru bir de yönelim tabii ki. Bir felsefeye sahip olma isteği, kabulümüzün olması ve o kabulü kıble kabul ettiğimiz yere koymak ile ilgili konulardan geçen ay bahsetmiştik. O yazıyı keyifle okuyabilirsiniz.
Biz alışmışız, kendim de dâhil olmak üzere buna. Komplike düşünmek sanki hep en doğruyu verirmiş gibi. Basit düşünmek diye bir şey hiç olamazmış gibi. Bir de genel geçer doğrular dediğimiz şeyler var tabii. Bakın, biz öyle doğmamışken farklı düşünmemeye alıştırılan nesilleriz. Aynı kahverengi ağaç gövdesi, yeşil yapraklar ve beyaz bulut gibi. Pembe ağaç gövdesi sanki hiç olamazmış gibi. Aslında olur, öyle olmasını istersen, doğrunu o kabul edersen. İşte bu sebeplerle belki biraz farklı bakmak, herkesçe görmemek ve irdelemek lazım şans denilen kavramı da. Hayatında şanssızlık olmaması durumunun aslında o zaman şanslı olduğunu göstermesini bilmek gibi. Özellikle şans, şans diye başka yerlerde şansı aramayı düşünmemek gibi belki de.
Güzel bir evlilikse yaptığımız ne şanslıyız, ruh eşimizi bulduk; güzel bir işse ne müthiş; güzel bir evse ne rahat, kiradan kurtulduk. Ne de şanslıyız 🙂 Bunlar hayatımızda yoksa, “Şans da bize uğramadı be!” Şu an bunların olmaması belki de huzursuz bir evlilikten, belki mentalimizi bozacak bir işten veya içinde mutsuz olunacak bir haneden koruyarak aslında bizi şanslı addediyor olabilir. Bu mümkün mü? Gayet mümkün. Neden böyle diyorum, gelin onu da kısaca irdeleyelim:
Belki de olan doğru ama bizim için yanlış zaman. Belki doğru zaman ama vukuu bulan yanlış. Bu açıdan bakabiliyor muyuz? Bakmayı düşünebilir miyiz? Kendi kaynaklarımızla manevra kabiliyetimizi güçlendirebilir miyiz? Eylül ayı yazımızda manevra kabiliyetini, kendine kendi kaynaklarınla esnek davranmayı da konuştuk. Göz atabilirsin 🙂
Buradan hemen şöyle bir bağlam yapabiliriz bence. Şanslıysan bugün bir nedenin vardır. Uyanmak, hareket etmek, seçimler yapmak için. Kısaca hayata dair, sana dair! Nedenin varsa her türlü nasılı kabule gidersin. Sorgularsın, düşünce edinirsin. Bunların hepsi kesende biriktirdiğin birer şans durumunu oluşturur aslında.
Burada Nietzsche’nin bir sözü ile devam etmek isterim. Nietzsche der ki: “Nedeni olan her türlü nasıla katlanır.” Eğer bir nedenin varsa nasılını sorgularsın, yaşarsın. Yani aslında burada bir anlamlandırma devreye giriyor. Bir nedeni olan yolda karşılaştıklarına anlam arar. Hareket hâlindeyken karşılaştığı her şey bir şanstır kendini tanıması için. Bu anlamdan ders çıkarır ve var olan nedenine hizmet etmesini sağlar. Çünkü her ne ise o an o bedende yaşadığı, neyi deneyimliyorsa aslında işin sonundaki o amaca yöneliktir. Onun karşılaştığı şansıdır.
Bir de hadi, Nietzsche’nin “Amor Fati” kavramını nokta atışı devreye sokalım. Etimolojik olarak incelendiğinde; Latince amor yani aşk ve fati yani fatum isim anlamıyla yazgı olan iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Yani kaderine âşık olmak. Bakın, katlanmak değil! Kabul etmek aslında.
Evet, hayatın her hâli bir olma durumu meydana getirir. Şans ya da şanssızlık addettiklerimiz amaca doğru giderken bize o yolda eşlik eder. Şans aslında orada olduğunu bağıran bir yapıda olmaktan ziyade oluş hâllerinin her bir zerresidir. Dönüşümünde sana eşlik eder. Olduğun her an, her yerde bir oluş hâlinde olduğun için şans vardır. Yaşadıkların, senin seçimlerinle beraber kaderinde olandır. Ve en önemlisi senin bunlardan yaptığın çıkarımlardır. Şans dediğin ve kendini şanlı addedebilmek diye düşündüğün her ne ise bu oluş hâlini her şekilde yakalayabilmektir. Yakalamak ve kendine anlamlar oluşturabilmek, işte böyle.
Yazımı burada bitirirken Şirazlı Sadi’nin anlamlı bir sözünü alıntılamak isterim. Şirazlı Sadi, Gülistan adlı önemli eserinin başlarında şöyle der: “Her nefese iki şükür gerek. Bir alırsın canını tazeler, bir verirsin ruhunu hafifletir.”
Yaşam, oksijenlenmeyle devam eder. Eğer süreç içerisinde vücut hipoksiye uğrarsa hücreler arasında yeterince enerji akışı oluşmaz ve bu aşamada kalp oksijen açığını kapatmak için daha hızlı çalışma durumunda kalarak ritim bozukluğuna sebep olabilir. Kısaca hücreler oksijenlenmediğinde çalışmalarını sürdüremez. Bu açıdan oksijensiz yaşamdan fizyolojik olarak da bahsedilemez. İşte tıpkı madde âleminde olduğu gibi mana âleminde de oksijensizlik oluş anında, orada kalmanı engeller. Kendi kapasitene doğru yolculukta kendini tam anlamıyla tanıyamamana yol açar.
Yani işte işin özü, nefes bizim için her türlü hayati bir öneme sahip olup aslında hayatın ta kendisidir. “Oluş” hâlidir. Hayat varsa yaşam vardır. Bir nefes alırsın, içine çekersin ve kendini tazelersin; bir nefes verirsin, ruhunda, bedeninde o katarsisi, rahatlamayı yaşarsın; nefesin ruhundaki misafirliğini hissedersin.
Hayatın her oluş hâlinde nefeslenmeyi, tazelenmeyi ve gerçekten yaşamayı unutma! Sağlıkla, huzurla, güzelliklerle geçmesini dilediğim keyifli bir 2026 bizlerle olsun sevgili okuyucu. 💐

