Eskiden dünyamız daha sınırlıydı. Bu bir özlem ya da yargı değil; bir gerçeklikti. Seçeneklerimiz, bilgilerimiz, karşılaşabileceğimiz yaşam biçimleri bugüne kıyasla çok daha dardı. İnsan, çoğunlukla içinde doğduğu çevrede yaşar, benzer hayatlara tanıklık eder, benzer ihtimallerle yol alırdı. Bu sınırlılık hayatı daha yavaş, daha öngörülebilir ve belki de bu yüzden daha az yorucu kılıyordu. Bugün ise dünyamız küçük değil; son derece erişilebilir. Her şeye, herkese, her fikre, her yaşam tarzına aynı anda temas edebildiğimiz bir çağdayız.
Eskiden daha mutluyduk: bilmemek mutluluk muydu?
Bu yeni dünya düzeni başlı başına ne karanlık ne de aydınlık. Asıl fark oluşturan şey, bu düzenin bizden ne talep ettiği. Çünkü artık mesele seçeneklerin artmış olması değil; bu seçeneklerle ne yaptığımız.
Bugün bir insan aynı gün içinde farklı ülkelerin yaşam biçimine, farklı ilişkilerin anlayışına, farklı zenginlik tanımlarına, farklı “doğru yol” anlatılarına maruz kalabiliyor. Sosyal medya, dijital platformlar, bilgi kaynakları bize şunu söylüyor: Her şey mümkün. Bu cümle umut verici olduğu kadar yorucu da. Çünkü zihnimiz aynı anda bu kadar çok ihtimali düzenlemek, kıyaslamak ve hangisinin “bize uygun” olduğuna karar vermek üzere evrimleşmedi. Eskiden seçenekler vardı ama görünür değildi. Görünmeyen şey karşılaştırma doğurmazdı. O seçenekleri iç güdülerimiz ve kendi sessizliğimizde keşfederdik. Bugün ise her şey gözümüzün önünde ve bu görünürlük, fark etmeden bizi sürekli bir ölçme ve kıyaslama hâline sokuyor.
Karışıklık tam da buradan doğuyor. Sorun, çok fazla seçeneğin olması değil; bu seçeneklerin hepsini aynı anda hayatımıza alabileceğimizi sanmamız. Bir yandan sade ve huzurlu bir yaşam istiyoruz, bir yandan daha fazlasına sahip olmayı arzuluyoruz. Bir yandan özgür olmak istiyoruz, bir yandan güvende hissetmek. Bir yandan derin ilişkiler arıyoruz, bir yandan yalnız kalmak istiyoruz. Bir yandan spiritüel olmak istiyoruz, bir yandan maddi dünyadan kopamıyoruz. Hepsini aynı anda, aynı bedende, aynı hayatta taşımaya çalıştığımızda ise zihinsel bir düzensizlik ortaya çıkıyor. Tükenmişlik, yetersizlik hissi, “hiçbir şeye tam yetişemiyorum” duygusu buradan besleniyor.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bilmek, yapmak zorunda olmak demek değildir. Görmek, seçmek zorunda olmak demek değildir. Yeni dünya düzeni bize her şeyi sunuyor olabilir ama her şeyin bize, şu an, aynı anda uygun olması gerekmiyor. Asıl mesele, dışarıdan gelen bu yoğun akışı içeride nasıl süzdüğümüz.
Eskiden filtrelerimiz büyük ölçüde dışarıdan gelirdi: aile, toplum, kültür, ekonomik şartlar. Bugün bu filtreler zayıfladı. Bu bir kayıp gibi görünse de aslında büyük bir özgürlük alanı açıyor. Ancak bu özgürlük, beraberinde bir sorumluluk getiriyor: artık kendi iç filtremizi kendimiz oluşturmak zorundayız. Yani hayatımıza neyi alıp neyi almayacağımıza, neyin bize hizmet edip neyin etmediğine bilinçli şekilde karar vermek zorundayız.
İşte tam bu noktada iç ses devreye giriyor. Yeni dünyada sağlıklı yaşamanın belki de en temel becerisi, dışarıdaki her söyleneni doğru kabul etmek yerine, kendi iç sesini duyabilmek. İç ses dediğimiz şey bir anda gelen yüksek sezgisel cümleler olmak zorunda değil. Bazen bir sıkışma hissi, bazen bir genişleme, bazen bir huzursuzluk ya da rahatlama olarak kendini gösterir. Bir şey seni genişletiyorsa, nefesini açıyorsa, seni kendine yaklaştırıyorsa; orada senin için bir yol vardır. Bir şey seni daraltıyor, acele ettiriyor, yetersiz hissettiriyorsa; o yol senin yolun olmak zorunda değildir.
Bu yüzden yeni dünyada yaşamak, biraz da bilinçli olarak yavaşlamayı gerektirir. Sessiz kalabilmeyi. Kendinle vakit geçirebilmeyi. Sürekli bir şey tüketmek yerine, zaman zaman hiçbir şey yapmamayı. Çünkü ancak sessizlikte neyi gerçekten istediğimizi duyabiliriz. Zengin olmak isteyen bir insan için bile bu böyledir. Yeni dünyada zenginlik sadece daha çok çalışarak değil; sevdiğin, seni canlı hissettiren, içten gelen bir işle mümkün olur. Ama sevdiğin işi bulmak, sürekli gürültüdeyken olmaz. Bunun için durmak gerekir. Kendini dinlemek gerekir. “Ben ne yaparken zamanın nasıl geçtiğini unutuyorum?” sorusunu dürüstçe sormak gerekir.
İnsan ilişkileri de bu yeni düzende aynı prensiple işler. Bir olmak, birileriyle olmak çok güzeldir. Ama herkesle değil. Doğru kişilerle. Frekansınla uyumlu olanlarla. Yeni dünyada aidiyet artık aynı yerde olmakla değil, aynı bilinçte buluşmakla oluşur. Bu da seçiciliği değil, netliği gerektirir. Herkesle yakın olmak zorunda değilsin. Herkesi hayatına almak zorunda değilsin. Ama hayatına aldıklarınla gerçek, derin ve dürüst bağlar kurabilirsin.
Yeni dünya düzeni bizi yormak için değil; bizi daha bilinçli bir yaşama davet etmek için bu kadar seçenek sundu. Bu çağ, “her şeyi yap” çağından çok, “kendin için doğru olanı seç” çağdır. Ve bu seçim dışarıya bakarak değil, içeriye dönerek yapılır.
Sonunda mesele şuna geliyor: Bu dünyada kaybolmak zorunda değiliz. Ama kendimizi netleştirmeden de yol alamayız. Gürültü artarken, pusulamız iç sesimiz olmak zorunda. Çünkü dış dünya ne kadar değişirse değişsin, gerçekten dengede ve tatmin bir yaşam ancak insanın kendisiyle uyum içinde olmasıyla mümkün.
Yeni dünya düzeni bir tehdit değil. Ama bilinçsiz yaşanırsa yorucu olabilir. Bilinçle yaşanırsa ise, insanın kendini yeniden bulduğu bir bilinç çağı hâline gelir.
Ve belki de bu çağın asıl daveti tam olarak budur: Daha çok olmak değil, daha sahici olmak.

