Zorba – Yaşayamayanların Seve-bildiği Adam

41 Görüntüleme
4 Dak. Okuma

Nikos Kazancakis’in Zorba’sı, ilk bakışta hayata dair bir özgürlük övgüsü gibi okunur. Oysa biraz durup bakınca, romanın asıl meselesinin özgürlük değil; özgür olamamanın fark edilmesi olduğu barizdir. Zorba, canlı kanlı yaşayan bir adamdır. Onu anlatan her kim ise hayatı anlamaya çalışan biri. Aralarındaki fark tam olarak budur. Bunu bilmek gerekir.

Romanın anlatıcısı kitaplarla büyümüş, düşünerek ilerleyen, her şeyi zihninde tartan bir entelektüeldir. Zorba ise düşünmeden hareket eder. Onun dünyasında hesap yoktur, tereddüt yoktur, “acaba” yoktur. Bu yüzden Zorba, anlatıcı için hem hayranlık uyandırıcı hem de rahatsız edici bir ayrıntıdır. Detaydır.

Kazancakis bunu Zorba’ya şu cümleyi kurdurarak açık eder:

“Patron, insanın biraz delirmesi lazım; yoksa bu dünyada yaşayamaz.”

Bu delilik, aklın terk edilmesi değil; aklın hayata set çekmesine izin vermemektir. Hayatı yaşanabilir kılması için bir girişimdir.

Zorba, entelektüelin başına gelen tatsız ama öğretici bir karşılaşmadır.

Çünkü Zorba’nın varlığı, anlatıcının hayatla kurduğu mesafeyi sürekli ifşa eder. Anlatıcının saklamak istediği bir şey olmasa bile. Anlatıcı, Zorba’yı izledikçe kendi hayatının ne kadar “ertelenmiş” olduğunu fark eder. Çok tanıdık değil mi? Sürekli düşünen, planlayan, anlam arayan biri olarak, aslında yaşamaktan kaçtığını sezdirir roman. Hepimize bir şekilde dokunan bir dokunaklı bir nokta.

Zorba’nın hayata bakışı bunu şu şekilde netleştirir:

“Hayatın anlamını arama patron; yaşa yeter.”

Bu cümle, romanın felsefesini bir öğreti gibi sunmaz; tam tersine, öğretiden şüphe duyan bir hayat tavrını işaret eder. Şüphe gerçektir.

Kazancakis burada okuru da yine aynı yere sürükler. Zorba’yı okurken insan şunu düşünür:

Hayatı gerçekten mi yaşıyorum, yoksa onu güvenli bir mesafeden mi izliyorum? Konfor alanımdan çıkmadan, nenemin dediği gibi sağa sola karışmadan akşam eve mi dönüyorum?

Zorba’nın bilgeliği sistemli değildir. Sistemli olanın samimi ve gerçekçi olmadığını bilir. Bir öğretmen gibi konuşmaz. Ders kürsüsünde bir akademisyen de değildir. Aksine çoğu zaman tutarsızdır. Çelişkilidir. Güvensizdir. Bugün söylediğini yarın inkâr edebilir. Tanıdık mı geldi? Ama tam da bu yüzden Zorba “canlı”dır. Hayat gibidir. Çünkü hayat da tutarlı olmak zorunda değildir. Kime göreyse artık.

Zorba bunu bir başka yerde daha sert söyler:

Der ki “İnsan çok düşündü mü, yaşayamaz.”

Bu cümle roman boyunca anlatıcının omzunda bir ağırlık olarak sonuna kadar taşınır.

Bu noktada romanın önemli bir gerilimi ortaya çıkar:

Zorba örnek alınacak bir karakter değildir. Kadınlara bakışı, sorumsuzluğu, anlık hevesleri bugünün değerleriyle rahatça eleştirilebilir. Kazancakis de bunu saklamaz. Zorba’yı yüceltmez; olduğu gibi bırakır. Romanın gücü de buradan gelir. Salt eleştiriden ziyade gerçekçi bir çelişkinin varlığı gösterilir.

Anlatıcı Zorba’dan ders almaz. Daha doğrusu, aldığı dersleri hayata geçiremez. Onu izler, anlar, hatta sever ama sonunda yine kendi eski düzenine geri döner. Bu da romanın en gerçekçi yanıdır. Çünkü çoğumuz Zorba’yı severiz ama onun gibi yaşamayı göze alamayız.

Zorba, mutluluğu nihai bir hedef olarak konuşlandırmaz. Anlam arayışını da kutsamaz. Kutsama peşinde de değildir zira. Sadece ima eder: Hayat, anlamlandırılmadan da yaşanabilir. Ve bazen aşırı anlam yüklemek, insanın kendini hayattan saklamasının en kibar yoludur.

Kitap bittiğinde öyle büyük bir dönüşüm yaşamaz kimse. Ama küçük, rahatsız edici, sorgulayıcı bir soru kalır geriye:

Ben anlatıcıya mı daha yakınım, Zorba’ya mı?

Ve çoğu zaman bu sorunun cevabı, insanın hoşuna gitmez.

Bu İçeriği Paylaş
Bağlantılar:
Yazar
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version