İlerleyen çağ ile birlikte hayatımıza bir sanal gerçeklik girdi. Bir zaman sonra da insanlarda bu dijital dünyanın ışıklarına maruz kalma durumları oluştu. Atılan fotoğrafın beğenilmesi, paylaştığın postların görülmesi, kendin olmanın dışında daha çok başkalarının isteklerine odaklanılması ya da onlara uygun olduğunu düşündüğün içeriklerin yapılması gibi… Hal böyle olunca da kişi, kendi kimliği dışındaki dünyadan beklentileri de o oranda değişkenlik göstermeye başladı.
Dijital dünyanın sanal gerçekliğine sığınmak… Hiç böyle bir dünyanın arasında sıkıştığını hissettiğin anlar oldu mu hiç? Kendi dünyanın kahramanı olmayı bırakıp, uyuşmuş bir sistemin bağımlılığına sarıldığın oldu mu peki? Günümüzde sıklıkla karşılaşılan, sanal bir vitrin önünde kendini nasıl hissettiğini bırakma hâlidir oysa sosyal medya. Duyguların uyuşmasıdır. Dijital dünyanın renkli ekranı seni içine alır. Ekranın gösterdiği video ve fotoğrafların etkisinde kendini kaybolmuş bulursun. Sosyal medyanın sana sunduğu sahte dünyada kendini unutursun. Ekran seni görür ve kaydeder. Artık sen o ekranın bir esirisindir. İçsel farklılıkların değişir. Bakmak sende mesafe oluşturur. Ekranda gördüğün sahte görsellerin bağımlısı olursun. Oysa orada gördüklerin sadece bir görseldir. Dışarıya sunulan bir vitrindir. Benzeri görselleri sen de yakalamak ister, belki onlar gibi beğenilmek de isteyebilirsin. Onları taklit bile edebilirsin. Ancak artık kendi hayatını bile yaşayamaz olursun. Düşlerin etkisinin yoğunluğu azalır. Sahte bir vitrinin mahkûmu olman da olasıdır.
Sürekli başkalarının hayatlarını izlemek, kendi içselimize ve iç dünyamıza yabancılaşmadan başka bir şey değildir. Sosyal medya geçici de olsa leziz gelebilir. Fakat ekranın ardındaki sen, yine aynı kişi misindir? Gerçek hayatındaki sosyal ağların etkisinin azaldığını fark etmiş olduğunda, artık kendi hayatını dilediğince yaşayamadığını anlarsın.
Dijital dünyadaki sosyal etkinin artması, sana kendi dünyandan uzaklaşmak için nedenleri sıralar ve sen bu sahte dünyanın ışıklarına ve tadına da aldanabilirsin. Fakat ekranın arkasında kendini iyi hissedemezsin. İç sesinin sesi duyulmaz olur, kısılır. Dahası, iç sesine kulaklarını tıkarsın. Kendi mutluluklarına yabancılaşmışsındır artık.
Sürekli başkalarının hayatlarını izlemekle kendi dünyandan uzaklaşırsın. Dijital dünyadaki görselleri taklit etmek ne sana ne de gerçek mutluluğuna bir katkı sağlar. Ne de seni, olmayı istediğin hayatların sahibi yapar. İçsel farkındalıklarının zarar görmesi içten bile değildir. Duyguların artık kendi deneyimlerinin olmasının dışına çıkar. Gerçekten hissedemez, gerçekten kendi hayatını yaşayamaz olursun.
Düşündüğünde, başkalarının hayatlarını taklit etmek ne kendi hayatımıza ne de kendi mutluluğumuza bir katkı sağlayacaktır. Dahası, çevremizdeki kişilere uzak kalmamıza da sebep olacaktır üstelik. Artık o kişi olmanın dışındayızdır. Başkalarının beğenilerini kopyalamak, başka birine dönüşmenin açık kanıtı gibidir aslında. Kendi hayatımızın kahramanı olmak varken neden başka hayatların dublörü olalım ki, başkalarını taklit eden birine dönüşelim ki, kendi acı ve neşelerimizi neden görmezden gelelim ki, dahası kendi hayatımıza neden kayıtsız duralım ki?
Bağımlılık, ekranın parlaklığına ve oradaki sahte ışığına aldanmadır, hayranlık duymadır. Hayat, herkesin kendi yaşamı kendine özeldir ve öyle de kalmalıdır. Yaşamın bizlere getirdiği iyi ve kötü her şeyi olduğu gibi yaşamak varken, ekranın o soğuk ışıklarına kanıp ardına düşmekle kendi hayat ışığımızı kısmış oluruz aslında. Zamanla ekrana bakmanın mesafesini de yaşamamız mümkündür. Temas duygusundan uzaklaşma, duygularda donuklaşma, kendi hayatımızın rengini soldurmamız da olasıdır. Olması da büyük oranda muhtemeldir. Hâlbuki bıraktığımız, kendi hayatımızdır. Zihnimizin o sahte ışıklarla kamaşmasıdır. Tamamen yaşayamadığın bir hayatla, yaşamın plastikleşmesi gibidir. Kendi gerçekliğimize ulaşmadan önce zamanı nasıl heba ettiğimizi görmek bizi üzer. Üzmekle de kalmaz, geriye bırakılmış boş duygu kırıntıları kalır.
Prefabrik kurulmuş hayatlar, gerçek hayatlar değillerdir ve yıkılmaya da mahkûmdurlar. Kendi benliğimizi rahat bıraktığımızda, kendi hayatımıza da sarıldığımızda bunu fark edeceğiz. Hayat, bizlere her ne getirirse getirsin, her ne sunarsa sunsun, o bizim kendi hayatımızdır ve getireceklerinden de yine biz sorumluyuz. Hatalarımızla, doğrularımızla yaşamımız bizimdir. Tekrarı da geri dönüşü de yoktur.
Hayat öylesine bir maceradır ki kendi duygularımızla nefes almayı bilmeliyiz. Kendi beğendiklerimizle sevilmeyi öğrenmeliyiz. Kendi yanlışlarımızla da kendimizi sevebilmeliyiz. Hayatın gerçek temasının sana sunduğu gerçek hislere ulaşmış olursun. Önemli olan mükemmel yaşamak değildir. Kendi doğrularınla yol alabilmek, kendi güzelliklerini özümsemek, kendi yanılgılarımızdan ders çıkarabilmektir.
Ne hissettiğimizdir, gerçeklikte yaşadığımız;
Ne düşündüğümüzdür, hayata ne kattığımız;
Nasıl davrandığımızdır, yaşantımızda nasıl yaşadığımız.

