“Zaman bir kum saatindeki tek bir tanedir; düştü mü, bir daha yukarı çıkmaz.”
Çoğu insan yaşamıyor; sadece bir gün yaşamaya niyetleniyor. “İşler bitince, borç kapanınca, emekli olunca…” derken o sihirli yarın hiçbir zaman takvimlerde belirmiyor. Hayat, biz hazırlık yaparken parmaklarımızın arasından süzülüp giden bir yabancıya dönüşüyor.
Evladınıza bırakacağınız en büyük miras tapu senetleri değil; yaşanmış ve anlamlandırılmış bir hayatın bilgeliğidir. Yarın belki de hiç gelmeyecektir; bugün, elinizdeki tek gerçektir.
Seneca der ki: “Onlar yaşamıyor; sadece yaşamak için hazırlanıyorlar.”
Zamanın içinden geçerken çoğumuz yaşamayı erteliyoruz: Bir iş bitince, borç kapanınca, çocuklar büyüyünce… Oysa beklediğimiz o sihirli “yarın” hiçbir zaman takvimlerde belirmiyor. İnsanları incelediğimizde çarpıcı ve bir o kadar dramatik bir gerçekle yüzleşiriz: Çoğunluk gerçekten yaşamıyor; sadece bir gün yaşamaya niyetleniyor.
Her şeyi erteliyoruz. Yaşam, biz en dikkatli olduğumuzu sandığımız anlarda bile parmaklarımızın arasından süzülüp gidiyor. Biz duraksarken, o bir yabancı gibi sırtımızdan geçip gidiyor ve son gün geldiğinde, aslında hiç yaşanmamış bir ömür noktalanıyor…
Ben bu hakikati, yıllar süren deneme-yanılmaların ardından, geç de olsa fark ettim. Keşke gençliğimde bir dost bana, “Zaman seni beklemez,” diye fısıldasaydı ama zararın neresinden dönülse kârdır. Bugün de aynı hatayı kolektif bir cinnet halinde sürdürüyoruz: “An”ı yaşamayıp geçiştiriyor, gerçek hayatı hep belirsiz bir tarihe öteliyoruz. Oysa ertelenen gelecek, hiçbir zaman “şimdi”nin yerini tutacak o hayati sıcaklığa sahip olmayacaktır.
Durmadan biriktiriyoruz: Para, eşya, güvenlik, statü… ama birikim arttıkça içsel pusulamızı kaybediyoruz. Tıpkı sisin içindeki bir gemi gibi, doğruyla yanlış arasındaki çizgi silikleşiyor. Şunu acıyla fark ettim: Bir zamanlar ben de sadece beklemişim. “Şu iş bitsin…”, “Bu borç kapansın…”, “Çocuklar büyüsün…” derken mevsimler birbirini kovalamış. Emeklilik geldiğinde o ertelenen yaşam için sağlığımız, enerjimiz ve en önemlisi hevesimiz bizi bekleyecek mi?
“An”, bir kum saatindeki tek bir tanedir; düştü mü, bir daha yukarı çıkmaz.
Etrafımdaki insanların çoğu, yaşamı daha pahalı bir metal yığınına veya daha büyük bir beton kutuya feda ediyor. “Ne olur ne olmaz” diye biriktirilen mülkler, aslında birer prangaya dönüşüyor. Ey okur, sen ne zaman kendi hayatının kahramanı olacaksın?
Sonuç
Hayatın kıymeti, geleceğin sisli hülyalarında değil; avcumuzdaki “an”ın farkında olmaktadır. Zaman geri dönmez. Bu yüzden her anı bilinçle yaşamak, onu erdemle yoğurmak ve anlamla taçlandırmak insana hem huzur hem de onur kazandırır. Gerçek mutluluk, bugünü yaşama cesaretindedir — çünkü yarın, belki de hiç gelmeyecektir.


















