Azelya, buğulu camın ardından, şiddetli rüzgâra kafa tutarcasına savrularak uçan kuşlara bakıp derin bir ahh çekti.
“Şu kuşların azminin birazcığı bende olsaydı. Şöyle tuttuğunu koparabilen biri olabilseydim,” diye hayıflandı.
Sonra bir anda silkelenip,
“Hayır, bu yanlış. Benden daha azimli kim var ki, evlendikten yıllar sonra azmedip okudum. İlkokula başladığım ilk gün kendime verdiğim sözü tutup öğretmen oldum. Hayır, azimli olmadığımı kimse söyleyemez,” dedi.
Bir kere o düşünce denizinin içine dalınca çıkmak mümkün müydü? O zaman neydi eksik olan? Madem ki bu haya gelmişti, dünyada yaşamak için bir şans verilmişti, o hâlde içindeki tüm güzellikleri yaşadığı dünya ile paylaşmalıydı. O da diğer insanlar gibi adeta verimli bir topraktı ve içinde çeşit çeşit tohumlar barındırıyordu.
Tohumlardan bir tanesini yeşertmeyi başarmıştı. Tüm zorluklara rağmen, okuyup öğretmen olmuştu. Yıllar geçse de ilk günkü gibi, çocukların yüzüne bakınca kalbi çarpıyordu. Her biri kendi çocuğu gibi içindeki baharın rengârenk çiçekleriydi. Onların yüreklerinde nadide izler bırakmak, onun için paha biçilmeyecek güzellikteydi. Bir gün bu dünyadan göçüp gittiğinde, yeryüzünde dolaşan nice eserler, tertemiz çocuklar bırakmış olacaktı.
Yüreğinin topraklarındaki tohumlardan bir tanesini büyütebilmişti ama hayat arkadaşı ne bir gün onunla gurur duymuş, ne de yaptığı güzellikleri görmüştü. Hep görmezden gelip yok saymıştı. Ama yok saymak ile hiçbir şey yok olmuyordu işte. Azelya’nın başarısı, eşinin başarısızlığına tehdit teşkil ediyordu. Bu yüzden, toprağındaki diğer tohumların büyümemesi için onu ışıksız, susuz, sevgisiz bırakıyordu.
Ama bir tohum ne kadar bekleyebilirdi ki. Azelya’nın bitmek tükenmek bilmeyen umudu var oldukça bir yolu mutlaka bulunacaktı.
Küçüklerin yüreklerine ulaştığı gibi, büyüklerin yüreklerine de ulaşmalıydı. Belki bir şiir, bir öykü, ne bileyim, insanların mahzun yüreklerine su serpecek iki çift sözü olmalıydı. Kendinin erişemediklerine cümleleri yetişmeliydi.
Pencereden gün azar azar eksilmeye başlamıştı. Azelya, yerinden doğrulup çalışma masasına doğru yürüdü. Lambasını açtı. Bilgisayarını açarken, içinde bir tohum hareketlendi.
“Suss, heyecanlanma,” dedi Azelya. “Seni emeğimle, sevgimle büyüteceğim.”
Sonra parmakları klavyede gezinmeye başladı. Harfler hecelere, heceler cümlelere dönüşüyordu. Tüm cümleler, karanlığı aydınlatan ışık hâreleriydi. Nice gönülleri aydınlatmak için bir araya geliyorlardı.
Bir tohum filizlendi toprağından.
“Merhaba,” dedi. “Umutsuz yüreklere umut, yaşlı gözlere sevinç, bükük dudaklara tebessüm olmaya geldim,” dedi.
Azelya gülümsedi.
“Ben buradayım, gözlerini kaçırmayan herkes beni görebilir,” dedi.
















