Aslında hayatın geneli için düstur edinilesi bir bakış açısı değil mi? ‘‘Neden affetmeliyim ki?’’ sorusunun çokça sorulduğunun farkındayım. Ben yazarken, siz okurken ve bu hayatı ilmek ilmek deneyimlerken çoğu zaman aslında bunu yapamamak ya da belki de bilinçli şekilde istemiyor olmanın da ayırdındayım. Bilen, kitabımı okuyan okur kitlem söyleyebilir ki; ben üstten üslupla ifade etmeyi, nasihat veriyor olmayı sevmem. Çünkü ben de aslında yazarken bu yoldayım; özneler farklı ama hikayelerimiz birbirine çok benzer.
Peki size, ‘‘Ya hep ya hiç!’’ desem ne dersiniz, ne düşünürsünüz? Ya da ‘‘Yeterince iyi olmaya ne zaman izin verdin? Yeterince kendin olmaya?’’ Biz aslında iyiyse ya da kabulümüz varsa bir olayla ilgili hep en uçta düşünürüz. En iyi, en tamam, en kusursuz, en kabul gibi gibi. İşte burada da aslında adım atmaya kendi kendimize ket vurmuş oluruz. Biz buna psikolojide inhibisyon ya da duygusal baskılama deriz. Ortada bir ‘En’ kavramı yoksa o zaman tam olmak, tamam olmak diye bir şey yoktur. Bu yüzdendir ya zaten esneklik kabiliyetini de kaybetmiş olma durumu. Bu yüzden ya tam affetmek ya da hiç affetmemek eşiğinde olmak… Burada önemli olan mükemmele değil, elimizden gelenin iyisini yapmaya niyet etmektir aslında. Charlotte Bronte, Jane Eyre adlı romanında bu söyleme oldukça yakın çok güzel bir söz söylemiş. Yeri gelmişken paylaşalım: ‘‘İnsan yaratılışı hiçbir zaman mükemmel olamıyor. En parlak yıldızda bile karanlık lekeler bulunur.’’ O zaman sorun nedir? Parlak, aydınlık bir gök cismi dahi leke barındırıyorsa yapısında, o zaman daha da odaklanıp aydınlık olabilmek bizim elimizde. 🌟
Affetmek hafifletir, kafandaki kurguyu dağıtır. Affetmemek blokaj oluşumuna sebep verir. Tıkanıklık başlar, devasa bir nehrin olağan akışına izin olmaz. Affettiğindeyse duran nehir yeniden akmaya başlar; tıpkı duyguların ve hislerin gibi ve bu sayede blokaj kalkar.
Affettiğindeyse önce kendine teşekkür edersin. Kendine şefkatle yaklaşırsın, iç konforunun her şeyden önemli olduğunu fark edersin.
Affedip teşekkür ettiğinde en başta kendine ve yaşananlara, sonrasında derin bir oh çekersin. Artık devam edersin. Çünkü üstünde ilerlemene engel bir sürü yükü bıraktın ve artık başka bakıyorsun.
Sevgili okurlarım, hayat yaşadıkça öğretiyor. Yeter ki öğrenmeye açık olarak görmeyi bilelim. Gördüklerimizi anlamlandırabilelim, tam olan gibi eksiğimizi gediğimizi bilelim. Eksik olan şey neyse o da çok gerçek ve bizimle.
Şunu bu sebeple unutmamak lazım diye buraya ekliyorum. Belki biliyorsunuzdur. Hayatta her zaman nasıl davranmamız gerektiğini veyahut bize doğruyu gösteren deneyimler ya da kişiler çıkmaz karşımıza. Bazıları da yanlışı görmemiz ve nasıl davranmamamız gerektiğini, eksik olanı gösterir bize. Bu da aslında çok değerlidir, anlamayı bildiğimizde.
İnsanı dönüştüren en büyük hamle niyet. Niyet etmek. Eyleme dönüştürülmemiş her niyetin son kullanma tarihi geçer bir yerde. Bu sebeple niyet etmek evet önemli; hemen sonrasında niyet eden kişiye güven duymak ekstra önemli. Mevlana Celaleddin Rumi’nin güzel sözünü söylemek isterim. Şöyle der: ‘‘Yüzde ısrar etme, doksan da olur; insan dediğin noksan da olur.’’
Söylemek istediklerimin genel bir teması şöyle olur hepimize: Önce affet kendini, kendine karşı sınırların da eriyecek yavaş yavaş. Kendine teşekkürlerini sun, ‘en’lerin kadar eksiklerini de kabul et. Onlara da teşekkürü borç bil. Sen bunu yaptığında zaten farkındalığa ulaşmış olacaksın ve onlar için de çalışacaksın, devam ederek! Tüm bunlar için ilk önce niyet et ama. Niyet edene bak, bir güven. O sana göre seni yalnız hissettirdiği anlarda dahi aslında senin konfor alanından uzaklaşmaman için uğraşmıştı. Mum gibi aydınlat; aydınlatırken de unutma ki mum ışığı parlar ama fitili her zaman biraz duman çıkarır. Sen aydınlık olmaya, aydınlatmaya devam et. ☀

















