Bir semboldür Alageyik; cesaretin, yeniden doğuşun, özgürlüğün…
Önce Ala Geyik şiirini kaleme alan Ziya Gökalp. Benim onu gerçek anlamda idrak etmem, meslek sahibi olup insanlığa faydalı olmak istemem ile birlikte başladı. Herkesin bir gün toprak olacağı bu dünyada dikili bir ağacımız, gelecek nesillere bırakılan fikirler, ideolojiler, onları dünya çarkının dişlilerinden koruyacak mefkûreler olmalıydı. Hâlâ bir Ziya Gökalp adı varsa, bu ülküyü başarmasından dolayıdır. Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girildi. O ise fikrini, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabasını “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye bir kelimede özetlemiştir. Ulusal kültürü baş tacı yapmıştır. Millî ruhu bulmak için halka doğru gitmek gerektiğini söylemiş, eserlerini bu minvalde işlemiştir.
Ziya Gökalp, masalsı üslup ile yazdığı Ala Geyik şiirinde halk edebiyatından, Türk mitolojisinden ve kültüründen aldığı konu, imge ve motifleri kendine has biçimde kullanmıştır. Neden masalımsı peki? Masallar, milletlerin ümit, dilek ve arzularını dile getirdiği bir sözlü edebiyat çeşididir. O, arzu ve emellere millî bir şuur yerleştirmek istemiştir. Bir de çocukları eğitmenin ve millî bir terbiye vermenin en güzel yoludur.
Ala Geyik şiiri; çocuk, yiğit delikanlı, Türk Beyi, yani Turan idealini gerçekleştirecek olan kişinin eriği bulması ile başlar. Erik, saflığın ve adaletin temsilcisi olan bir idealin sembolüdür. Mitolojide Alageyik motifi ise saflığın, merhametin, bolluğun, türeyişin, yol göstericiliğin, yeniden doğuşun simgesidir. Burada çocuğa yol gösterici olacak ve yeniden doğuşu gerçekleştireceklerdir. Ona bu yolculukta yardımcı olacak mitolojik varlıklar da mevcuttur. Ak Doğan örneği ile temiz, hızlı, cesaretli olan bu kuşun onu Kafdağı’na götürmesi en doğal yoldur. Kafdağı ise gerçekleştirilmek istenen ülkünün zorluğunu göstermek için seçilmiş bir semboldür.
Geyik ile girilen konuşmada ona elma verir. Böylece henüz küçük yaşlardan itibaren çocukların bir mefkûre ışığında yetiştirilmesini arzular. Bu yüzden şair, manzum masalın kahramanını küçük yaştan itibaren bir idealin peşine düşürür. Kızılelma idealine bir gönderme olmuştur. Geyiğe, yani yeniden doğuşun sembolüne, “bin yıl” sayısını söyleterek artık her şeyin değişeceği ve bunu onun sağlayacağı anlatılmıştır. Çünkü Türk mitolojisinde bin yılda bir her şeyin yolunda olup olmadığına bakılır, ona göre yol tayin edilirdi.
Karşılaşılan iyi ve kötünün sembolü olan, olağanüstü özellikleri bulunan varlıklar ile çocuğun savaşması, artık genç bir delikanlı olduğunun işaretidir. Belirsiz bir zaman sonra Turan idealinin sembolü olan Altın Köşk’e ulaşır. Tüm uygunsuz düzeni düzeltir. Açık kapıyı kapatır, kapalıyı açar. Atın önündeki eti ite, itin önündeki otu ata yedirtir. Böylece toplumda sosyal dayanışmanın, yardımlaşmanın önemine işaret eder.
Dev şahı yakalanır ve cezalandırır. Elinde esir olan Kırgız güzelini kurtarır. Gerçekte o Ala Geyik’tir. Onu asırlar süren esaretten kurtarıp özgürlüğüne kavuşturan ise çocukluğundan itibaren pes etmeden arayış yolculuğunu sürdüren Türk Beyi’dir. Çocuk olan Türk Beyi, idealinin peşinde koşmuştur. Böylece tekrardan yeniden dirilişin vurgusu yapılır.
Turan Meleği ile Türk Beyi, yüz milyon Türk’ün kendilerini beklediği Turan iline giderler. Böylece bin yıllık çile dolar, Türk’ün yüce dileği gerçekleşmiş olur ve Türk ili yeniden canlanır. İyi dilekler ile birlikte devam eden şiirde, tıpkı Ergenekon Destanı’ndaki gibi Demir Kapı’ya gelinir. Dağı eriten Türkleri Bozkurt karşılar ve yeniden diriliş böylece gerçekleşmiş olur. Burada Türklerin kurttan türediği motifi görülür. Bu kapının kapanmasının çok sürmesi, mücadelenin ne kadar zorlu olduğunu ve uzun yıllar aldığını göstermek içindir.
Evet, şiir Ziya Gökalp’ın fikirlerini, özlemini böylece dile getirmiş oluyor. Şiirden yola çıkarak dünyada esaret altında olan bütün Türk topluluklarının özgür olması dilenmektedir. Sanki şiirin yazıldığı 1913 yılından bu yana bir şeyler pek değişmemiş gibi, hâlâ aynı olağanüstü varlıklar yeryüzünde cirit atmaktadır. Türk toplulukları ayrı düşmüş, dönemin rüzgârında savrulur gibi tek başlarına ayakta durmaya çalışıyorlar. Ağlayanın yarası sarılmıyor. Menfaat neredeyse oraya doğru eğiliyor başlar sanki.
Kızıl Elma’nın peşinde koşacak çocukların bir Türk Beyi’ne dönüşmesi dileğiyle.
ALAGEYİK
Çocuktum, ufacıktım, top oynadım, acıktım.
Buldum yerde bir erik, kaptı bir alageyik.
Geyik kaçtı ormana, bindim bir ak doğana.
Doğan yolu şaşırdı, Kafdağı’ndan aşırdı.
Attı beni bir göle, gölden çıktım bir çöle.
Çölde buldum izini, koştum, tuttum dizini.
Geyik beni görünce, düştü büyük sevince.
Verdi bana bir elma, dedi: “Dinlenme, durma,
Dağdan yürü, kırdan git, Altın Köşk’e çabuk yit,
Seni bekler ezelî, orda dünya güzeli.
Bin yıllık çile doldu!” Bunu dedi, sır oldu.
Yedim sırlı elmayı, gördüm gizli dünyayı.
Gündüz oldu geceler, aksakallı cüceler,
Korkunç devler hortladı, cinler cirit oynadı.
Kesik başlar yürürdü, saçlarını sürürdü.
Bir de baktım melekler, başlarında çiçekler,
Devlere el bağlıyor, gizli gizli ağlıyor.
Kılıcımı çıkardım, perileri kurtardım.
Kurtardığım periler, adım adım geriler,
Kanadını açardı, selâm verir kaçardı.
Az-uz gittim, dolaştım, Altun Köşk’e ulaştım.
Bir kapısı açıktı, öteki kapanıktı.
Kapalıyı açarak, açığa vurdum kapak.
At önünde et vardı, it ot yemez, ağlardı.
Otu ata yedirdim, eti ite yedirdim.
Açtım bir elmas oda, dev şâhını uykuda
Gördüm, kestim başını, dedim: “Ey ifrit, hani
Nerde dünya güzeli?” Dedi: “Elinde eli!”
Döndüm baktım Kırgız elbiseli güzel kız
Durmuş bakar yanımda, şimşek çaktı canımda.
Güldü de: “Türk Beyi, tanıdın mı geyiği?
Kimse beni bu devden alamazdı, ancak sen.
Kaya deldin, dağ yardın, geldin, beni kurtardın!”
Âh o imiş, anladım, sevincimden ağladım.
Dedim: “Turan meleği! Türk’ün yüce dileği!
Yüz milyon Türk bu anda seni bekler Turan’da.
Haydi, çabuk varalım, karanlığı yaralım,
Sönük ocak canlansın, yoksul ülke şanlansın!”
İndik, iti okşadık, at sırtına atladık.
Geçtik nice dağ kaya, geldik Demir Kapı’ya.
Kapanması çok yıldı, “Açıl!” dedim, açıldı.
Yol verince gizli yurt, aldı bizi bir Bozkurt,
Kaf Dağı’ndan geçirdi, Türk İli’ne getirdi.


















