Bazı şeyleri işleyiş formunda hayatımıza dahil eden, aslında bizimle yaptığı anlaşmadır. Farkında olmadan var olan bu kaos, eteğindeki taşların döküldüğü bir benlik şuurunu en derinden aksettirir. Bizler bu hayatta yürüdüğümüz yolları şahsına münhasır kılan olaylarla birlikte birçok yolculuktan geçeriz. Hep tek mi devam eder bu silsileler, yoksa devam eden bir birliktelik kavramı var mıdır? Tam bu noktada, anlaşılmış düzende bir satranç tahtası gibi dizilmiş insanlar ve oyun böylece devam eder. Herkes kendi amacına yönelik yaşıyor fakat aynı tahtanın ve oyunun parçası; bu da bizleri hayatımızda beraber yürüdüğümüz insanlara karşı bile yabancılaştırıyor. Tabii asıl mesele de; bu oyunu yöneten başka faktörler ve insanlar olabiliyor. Birbirlerinin hayatında toksik birer parça hâline gelmiş etken mekanizması esirleri grubu diyebiliriz. Hepsi bu ahenk mekanizmasında bir kurala göre hareket etmeye gönüllü gibi duruyorlar. Peki ya bu ahenk hep bir dış etken dolayısıyla mı ortaya çıkar? Neden içinden dışına taşan bir düzenden bahsetmeyelim ki? Oyun kendi kalabalığını rastgele oluşturduğunda, o anlamsız kalabalıklar belki de kendini anlamlı kılacaktır.
Biraz da “Alışılır Kalabalık” nedir, ondan bahsetmek istiyorum. Kayıtsızlık bir noktadan sonra insanların hayatında baş köşeye oturur. Çünkü mevcut durum ziyan olmaya başladığında insan kendini de ziyan etmek istemez. Kalabalıklar, insanları içine çekip bir hırsa yenik, bazen de manevi anlamda çürümüş bir meyve gibi ortada bırakabilir. Satranç örneği aslında şöyledir; aynı amaca hizmet ettiğiniz bir iş yerinde çalıştığınızı düşünün. Kalabalık, kuralları belli bir çizgide ilerleyen ve o ilerlemeyi doğru kaydedemeyenleri ekarte ediyormuş gibi görünen bir düzendir. Gerçeği de tıpkı oyunda olduğu gibi, kim kimin önüne geçerse, onu aslında o zaman ekarte edeceğidir. İnsanlar bu işleyişte anlaşılır ve alışılır düzeyinde bir performans gösterdikleri sürece oyunun galibi olurlar. Kalabalıkları başka açıdan da ele almak istiyorum. Sokakta yürüyen rastgele insanlar, bazen aynı metroya binmiş insanlar, bazen de kuyrukta bekleyen bir sürü insan… İşte bu kalabalığı en anlamlı kılan zamanlardır. İnsanlar, birbirlerinin hayatlarına değmeden kendi işlerine bu zaman odaklıdır. Aynı çemberin içine dahil olduğumuzda ne kadar yabancı olduğumuzu ve bizi anlamlı kılanın bu doğallık olduğu gerçeği görünürdür. Bu yüzden insanlar hep tanımadığı ortamlarda mutluluğu ve yeni kapıları ararlar. Belki de asıl mesele, gittiğimiz okulda, girdiğimiz işte veya bir kursta; kendi çizgimizde ilerlediğimiz takdirde bulamadıklarımızı “oyun bitti” dedikten sonra evlere dağılırken bulmamızdır.
Sonuç olarak hayat adına bir düzenden bahsedebiliriz, evet; ama bu düzene sıkışıp kalmanın bir âlemi de yoktur. Kendimize yeni alanlar ayırarak çok daha sağlıklı rastgele hayatlar kurabiliriz. Hiçbir şey bir kurala bağlı ilerlememeli; çünkü iç yüzeyi çok daha pürüzlü bir gerçeği barındırabiliyor. Bu yüzden anlaşmalı kalabalığa kendimizi kaptırdığımızda, içimizdeki düzen buysa “düzen hangi düzen?” sorularını cevaplarken bir şeyi asla unutmayalım: “Oyun bitti.”

















