İnsanın iç dünyası bir aynadır; her hata o aynaya düşen bir leke gibidir. Ne var ki, lekesiz bir kalp yoktur. Çünkü insan, eksiklikle yaratılmış bir sır yolcusudur. Her düşüş, biraz daha kendine dönüşün provasıdır. Hata, nefsin diliyle düşmek; pişmanlık ise ruhun diliyle kalkmaktır.
Pişmanlık, insanın içinden yükselen yanık bir duadır. Zihin “Neden yaptım?” diye sorarken, kalp “Nasıl iyileşirim?” diye inler. O an içimizde bir yangın başlar — yakmak için değil, arıtmak için. Gözyaşı o ateşin suyu olur; yakmaz ama yıkar. Çünkü her damla, kabulün sessiz bir ifadesidir.
Tasavvuf ehli der ki: “Kusur, insana Rabbini öğretir.” Psikoloji ise aynı hakikati başka bir dille söyler: “Hata, farkındalığın başlangıcıdır.” İnsan yanıldığında, zihninin derinlerinde bir çağrı belirir: “Bak, burada bir yarım kalmışlık var.” İşte o farkına varış, dönüşümün ilk işaretidir.
Acı çekmek, nefsin cezası değil; ruhun terbiyesidir. Psikolojik açıdan acı, sistemin alarmıdır; insanı durdurur, düşündürür, yönünü değiştirir. Tasavvufî açıdan ise acı, Hakk’ın nazarıdır; kalbi eğip bükerek sabrı öğretir. Her iki durumda da acı, insanı hakikate yaklaştırır.
Kaçmak kolaydır; yüzleşmek ise yürek ister. İnsan acısını bastırdıkça, iç dünyasında daha derin yarıklar açar. Bastırılan duygu kaybolmaz, sadece sessizleşir; zamanı geldiğinde başka bir surette döner. Oysa yüzleşmek, kendi karanlığının gözlerinin içine bakmaktır. Psikoterapide buna kendini kabul, tasavvufta ise rızâ denir. İkisi de aynı gerçeğe çıkar: İnkâr eden sıkışır, kabul eden genişler.
Gerçek pişmanlık, kendini suçlamak değil; kendi üzerindeki perdelere bakabilmektir. Çünkü suçluluk insanı küçültür; farkındalık büyütür. Kişi “Ben hata yaptım.” diyebildiğinde değil, “Ben hatamla birlikte de insanım.” diyebildiğinde iyileşmeye başlar. İşte o an affetmenin kapısı açılır.
Affedilmek, dışarıdan gelen bir lütuf değil; içeriden doğan bir karardır. Kalp kendini affettiğinde zihin susar, acı dönüşür. Hatalar birer perde gibidir; her yırtıldığında biraz daha görünür hakikatin yüzü.
Ve sonunda insan anlar: Yanmak yok olmak değildir. Aksine, benliğin külünden doğan saf bir varoluştur. Acı çekmek, pişmanlık duymak, hata yapmak — bunların hepsi insanın içsel terbiyesinin parçalarıdır. Her gözyaşı bir dua, her yara bir öğretmendir.
Ruh, yanarak olgunlaşır. Zihin, fark ederek iyileşir. Ve insan, hem aklının hem kalbinin rehberliğinde şunu öğrenir:
Gerçek arınma, kendini yargılamaktan değil; kendine şefkat duymaktan geçer.




















