Zorlu bir dehlizden geçen ruhlar için yemek artık yalnızca bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır; o, boğazda düğümlenen, hazımsızlığa uğrayan duyguların ta kendisidir. Beden, yaşananlara karşı öylesine güçlü bir tepki verir ki, iştahsızlık sadece “az yeme”nin basit bir sonucu değil; zihnin taşıyamadığı ağırlığı dürüstçe dışa vuran en keskin sinyaldir.
Dışarıdan bakıldığında göze çarpan tek şey bir zayıflık olabilir; oysa içeride, çözümlenemeyen, susturulan ve sindirilmeyen duyguların mideye çöreklenmesiyle oluşan bir ağırlık mevcuttur.
Bu durum, travmanın iştahı kökünden söküp atması; görünmeyen bir yükün metabolizmayı adeta askıya almasıdır.
Birçokları için bu yalnızca geçici bir “iştah kapanması” gibi görünse de psikolojinin derinliklerinde bunun izleri bambaşkadır: yoğun kayıp, derin yas, terk edilmişlik hissi, hayal kırıklığı ve kontrol kaybının yeme düzenine sızmasıdır. Bazı insanlar, yaşamda tutunacak dal arar gibi gıdaya sarılıp alımını artırmaya çalışırken; bazılarının bedeni ise yaşadığı duygusal yükü reddederek yemeği dahi kabul etmez.
Yoğun stres ve travma dönemlerinde sindirim sistemi adeta yavaşlar; çünkü mide, o sindirilemeyen duygusal yüklerle doludur. Boğazımızdan geçmeyen lokma aslında boğazımızdan geçmeyen hayatın kendisidir. Bu durumda hissedilen açlık, bedenin fiziksel açlığı değil; ruhun kaybettiği dengeye duyduğu sembolik bir susuzluktur. Kayıp bazen semboldür, bazen de yıkıma direnmek için kurulan o ince, nahif düzendir.
İşte bu yüzden “çok zayıflamışsın” demek çoğu zaman kişinin içindeki gerçek ve sessiz “mücadeleyi” ıskalamaktır. Zayıflık sadece bedenin kütlesinde değil, o bedeni bu hâle getiren ağır yüklerde saklıdır. Bazen bir insanın zayıflaması kilo vermiş olması değil; görünmemiş duygusal yükleri tek başına, sessizlikle taşıma çabasıdır.
“Çok zayıflamışsın” demek aslında o tek cümlenin görünmeyen yüzünün altındaki sessizliğin ta kendisidir.
Unutmayalım ki bedenimiz yaşadığımız her şeyi kaydeder. İştahımızdaki her değişim, kilo alıp vermemiz, yediklerimize karşı geliştirdiğimiz her reaksiyon; ruhumuzun bir yerlerde yardıma ihtiyacı olduğunun en dürüst itirafıdır. Bedenimizin dilini anlamaya çalışmak, kendimize yapabileceğimiz en derin iyilik ve şefkat eylemidir.


















