Merhaba dostum,
Bu mektubumda sana bir hikâye anlatacağım:
Seksenine merdiven dayayan, ak saçlı bir nine selamlaşır birkaç akranıyla avlu kapısının önünde. Yıllarca başkalarının tıklım tıklım istekleri için didinmiş, yine de kimselere yaranamamış olmanın hüznüyle kırgın ve buruktur. Tüm yitik zamanlar kamburunda birikmiş gibi, usul usul adımlarla eve döner. Sobanın yanındaki yer minderine ağır ağır bağdaş kurup oturur.
İçerisi hayli kalabalıktır; kızlar, oğullar, damatlar, gelinler, torunlar… Cümleler kulak kulağı duymaz bir hâlde havada uçuşur. Elini öpmek için koşar en küçük torunu. Tam o anda, yorgun göz bebekleri yerde duran ışıltılı kutuya ilişir. Toruna alınmış bir hediyedir bu. Küçük kız, ninesinin bayramını kutlar kutlamaz, telaşla paketi açmak için halının üzerine oturur. Çıkarır içinden çiçek desenli minik fincan takımını.
Yaşlı ninenin bakışları oyuncaklara takılıp kalır. Zihni, bir anlığına bayram telaşından uzaklaşır; geçmişin efsunlu kokusuna dalar gider. Henüz sekiz yaşındayken ilk defa kurduğu ve iki yıl boyunca her gece yatmadan önce tekrar tekrar düşlediği tek hayaline… Zamanla artan didinmelerle yorgun düştüğü gecelerde, hayallerine yabancılaşıp üstünü sımsıkı kapattığı kalın tiftik battaniye, sanki usul usul aralanmaya başlar.
Henüz bebekken hayatını kaybeden babasının, kendi elleriyle yapıp armağan ettiğini düşlediği minik kulübe belirir yeniden karşısında. Her gece yatmadan önce, kurduğu pembe düşlerde, nasıl da koşa koşa tırmanırdı merdivenlerini. Hiçbir zaman birlikte evcilik oynayamadığı hasta annesiyle, oynarmış gibi yapardı fincan takımlarıyla. Masalının en tatlı yerinde, kahvesini yudumlarken annesinin gözlerine bakar, gülümseyerek uykuya dalardı. Ne kadar yalın bir hayaldi oysa… Ak saçlı ninenin sekiz yaşındayken kurduğu tek hayal. Ta ki annesi, o on yaşındayken hayata veda edene kadar. O geceden sonra, bir daha hiç hatırlamak istememişti minik fincan takımlarını ve babasının yaptığı küçük ağaç kulübeyi.
Torunu, ninesine fincanlardan birini uzatır: “Nineciğim, sana kahve getirdim. Haydi birlikte içelim mahsusçuktan, olur mu?” der.
Yaşlı ninenin gözleri dolar. Oyuncaklara bakar ve zihni, anımsamaya başladığı o günlere yeniden sürüklenir. Yorgun bakışları bir anda ışıldayan yıldızlara dönüşür; göz kırparak çınarın tepesindeki ağaç evine bakar gibidir. Nasırlaşmış bedeni canlanır; ormanın yeşiline, masmavi göle nazır küçük kulübede. Şimdinin tüm kemiren çığlıkları susar. Bulanık zihni, yıllardır bastırdığı ve üstünü örttüğü yegâne toz pembe hayalini bağıra bağıra hatırlatır.
Belki annemi görürüm ümidiyle hızlı hızlı tırmanır merdivenleri. Göğüs kafesindeki hırıltılar duyulmaz olur. Açar ağaç evin küçük kapısını. Oyuncak pembe gül desenli fincan takımı ve çiçekli minderler, bıraktığı gibi durmaktadır yerde. Annesi, şirin bir minderin üzerinde, gülümseyerek ona bakar. Yanına oturur, kıpır kıpır bir sevinçle. Annesi eline bir fincan uzatır: “Haydi yavrum, birlikte kahvemizi içelim,” der.
Kırışmış elleriyle fincanı tutar ve bir oh çeker yudumlarken. Aslında buruşuk dudakları, kahveyi içermiş gibi yapmaktadır. Ninecik, işte tam o saniyede, kendi minik fincanlarıyla son evciliğini oynar.
Birden sert ve kalın bir ses yankılanır: “Anneee! Anne, yine daldın!” diye seslenir en büyük kızı.
Son kahve damlası belleğine karışır. İrkilerek uyanır hayalinden. Hasta dizleriyle hem kırgın hem buruk, merdivenlerden iniverir. Kimse sormaz dalgınlığının ya da süzgünlüğünün sebebini.
Damadın sesi yükselir bir anda; kendi arzularıyla dolup taşan heceleri ağzını bir taş ocağına çevirmiştir. Kabardıkça sesler, kendi taşkınlıklarında büyür; birer birer örtülür ağaç kulübenin üstü sert ve keskin kayalarla. Artık ne bir merdiven kalır ne de çıkacak bir düş.
Ak saçlı ninenin tek hayali de böylece gömülür birilerinin tıklım tıklım hırslarına. Üzgün ve perişan bir hâlde bakakalır bayram telaşına. Tek düşünden çıkar.
Ve ömrün bitişine, bir kez daha düşsüz bir merdiven dayar.
















