Kalp bazen susarak konuşur, duymak cesaret ister.
İnsan sevinince, sevilince, sanki içindeki bütün duyular birer enstrümana dönüşür; dışarıya doğru görünmez bir serenat çalar. Kimse o sesi tam olarak duymaz belki ama hisseder. Hissetmek böyledir zaten, bazen yüce dağlara karşı haykırılmış bir “seni seviyorum” gibidir. Etrafta kimse yoktur, karşılık veren de, lakin ses gürdür, yankısı gecikmeden geri döner.
Ve insan anlar, bu ses başkasına değil, en çok kendinedir.
İnsan hâli dediğimiz şey, yaşam tarzı, alışkanlıklar, sorumluluklar ve yapılması “gereken” onca iş… Bazen insanı yorup tüketir, bazen de dönüp bakınca ne kadar gereksiz olduklarını yüzümüze vurur. Hayat, durmadan dönen bir çark gibidir; sabahlar, akşamlar, mecburiyetler ve insan bir yerde durur ve kendine sorar, bu döngünün neresinde ben varım?
Hayat biraz da bir enstrüman gibidir. Notaya doğru basmayı ister. Bir nota eksikliği, bütün melodiyi bozar. Dalgınlıkla kaçırılan bir durak, unutulan bir sus… Bazen telafisi yoktur bunun. Sahne geçmiştir, perde inmiştir. Ve o küçük hata, insanın aklında bir ömür kalır; gecenin bir vaktinde ansızın gelip “burada durmalıydın” diye fısıldar.
Elimize bilmediğimiz bir müzik aleti verir hayat; “çal” der. Nasıl çalınacağını öğretmez ama çalmamızı bekler. Herkes bu kadar yetenekli midir, yoksa yetenekli olmamız gerektiğine mi inandırıldık? Belki mesele ustalık değildir; belki mesele yanlış nota basmayı, sesi çatlatmayı, melodiyi bozmayı göze almaktır.
Bazen hayat hata affetmez. Ertelemez. Uzun uzun açıklama da istemez. Sadece bir “es” ister. Dur. Sus. Nefes al. Sonra yeniden ritme gir.
Sevmek ve sevilmek de böyledir. Bazen yüksek bir yankı ister, bazen ezber. Vefa ister, merhamet ister, incelik ister. Bazen kanayan bir yara gibi sarılmak ister; bazen de kabuk bağlamış yarayı kanatmak… Çünkü insan her duyguyu tatmalıdır. Tatmadan, sızlamadan, yanmadan kalp dediğimiz şey neye yarar?
Uzun yollarda devasa çiçek tarlaları çıkar karşımıza; insan bakınca ister istemez gülümser. Bazen de yol kenarında küçücük bir kır çiçeği… Ama öyle yerindedir ki, öyle dokunur ki kalbe, en usta şairin söylediği sevgi sözünden geri kalmaz.
Doğa çekinmez, renkleriyle, kokusuyla abartır. İnsan ise çoğu zaman kendi güzelliğini saklar.
Soğuk bir kış günü, bir fincan çayla ısınan gönül, soba başında edilen çocukluk sohbetleri… Hepsi birer “seviyorum” yankısıdır aslında. Hayat bizi sever, anlık mutluluklar sunar, küçük mucizeler bırakır avuçlarımıza. Ama biz çoğu zaman hayatı değil, kendimizi sevmekte zorlanırız.
Kendini sevmeyen insanın verecek duygusu olmaz. Enstrümanı vardır belki ama çalmaya cesareti yoktur. Dağı vardır, yankı yapacak… Lakin sesini çıkarmaz.
Sevmek cesaret ister; insanın kendini savunmasız bırakacak kadar cesur olmasını… Beklentisiz sevmek ise insanın bütün zırhlarını çıkarıp kalbinin ortasına yürüyebilmesidir, bu hem Yaradandan ötürü sevmek mânevîyâtının huzurudur.
Cimri olmayın sevgide; “seni seviyorum” derken sesi titreyen değil, dağları titreten olun. Çünkü kalp ancak böyle dirilir, küllerinden kalkar, yeniden kanlanır, yeniden atmayı hatırlar ve insan, içindeki o eşsiz şarkıyı, sustu sanılan, kayboldu sanılan, işte tam o anda yeniden mırıldanmaya başlar.
Seni seviyorum kalbim, bütün yaralarınla…
Seni seviyorum hayat, bütün ağırlığınla, bütün mucizelerinle…
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim…
















