Bazen yazamazsın… Hokka dökülür, mürekkebin tükenir, kalemin kırılır. Zihnin kilitlenir; kelimeler kapının önünde kalakalır. Ne kadar istesen de içeri giremezler. Cümleler yarım, düşünceler dağınık, duygular ise adını koyamadığın bir hâlin içinde savrulur. İşte tam da o anlarda insan kendini eksilmiş, yarım kalmış zanneder.
Belki de yeni bir dolunay gibi sen de yeni bir dolum vaktine girmişsindir, kim bilir ey gönül… Her suskunluk bir bitiş değildir; bazen en derin hazırlıklar sessizlikte yapılır. Toprak da tohumdan önce susar, gece de sabahın eşiğidir. Yazamamak, her zaman yoksunluk değil; çoğu zaman dolmaya başlamanın ilk işaretidir.
Hiç dolan bir şişenin sesine kulak verdin mi? Ben verdim; evet, dinledim. İstersen sen de bir kez dinle. Dolmanın sesini duyacaksın. Önce ince, tiz bir sesle başlar; ortalara doğru sesi yükselir, doluluk arttıkça ses de belirginleşir. En yukarıya gelindiğinde ise artık tok, kendinden emin bir ses çıkar. O ses, doluluğun ilanıdır.
İnsan da böyledir aslında. Hayatın belli zaman aralıklarında durmadan yazar, konuşur, anlatır. İçinde birikenleri boşaltma evresidir bu. Sözcükler ardı ardına dökülür, cümleler birbirini kovalar. İnsan kendini güçlü, üretken ve canlı hisseder. Çünkü içinde birikenler artık dışarıya yol bulmuştur.
Sonra başka bir dönemece girer. Yine yeni bir sessizlik başlar. Yazmak zorlaşır, konuşmak ağırlaşır. O kadar yazmasına, o kadar anlatmasına rağmen insan yeniden bir boşluk yaşamaya başlar. İşte bu hâl, öğrenmenin o doyulmaz sancısıdır. Zira insan ancak boşluğunu fark ettiğinde öğrenmeye hazır hâle gelir.
Öğrenen yanını diri tutmayı başaran insan, yakıtını sürekli temin edip yol alan bir araca benzer. Her geçtiği yoldan, her gördüğü şehirden, her tanıştığı insandan yeni bir şeyler alır. Gördükleriyle genişler, duyduklarıyla derinleşir. Öğrenmek, insana hem sevinç hem de sancı verir. Sancısı olmayan, kendini sağlıklı zanneder; hâlbuki asıl sağlık, zıddı olan hastalıkla bilinir. İnsan, eksikliğini fark ettiği ölçüde diri kalır.
Öğrenmenin tabiî bir neticesi vardır: öğretmek. Yani elde edilenin elde tutulmayıp başkasına verilmesi. Bir el dolarken diğer el boşalır; boşaldıkça yeniden dolmaya hazırlanır. İşte bu, insanın kendini yenileme biçimidir. Vermeyen tükenir, paylaşmayan körelir.
Yazmak ise öğrenmenin en kalıcı aracıdır. Duygular, düşünceler ve fark edişler kalemle birlikte sayfanın eşiğinden içeri dökülür. Yazarken insan, içindekileri kapının önünde bırakmaz; hepsini olduğu gibi içeri alır. Duygularını bir sergi misali okuyucunun önüne sunarsın. Kimi durur bakar, kimi kendinden bir parça bulur, kimi sessizce geçip gider.
Okuyanlar, kendi duygularıyla eşleşen satırlarda bir paydaşlık hisseder. Bu, duyguların tanışıp kaynaşmasıdır. Aynı acıda buluşmak, aynı sevinci paylaşmak, aynı soruya takılıp kalmak… Kaynaşan fikirler çoğaldıkça zihinler zenginleşir, toplumun ufku genişler. İnsan yalnız olmadığını fark eder.
Duygudaş olursun birçok kişiyle. Hiç tanımadığın kalplerle aynı hissi paylaşırsın. Ortak noktalar arttıkça insan kendini daha güçlü hisseder. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca bilgi değil, paylaşılan duygudur da.
Duyguların yazıya dökülmesiyle başlayan bu yolculuk, şahsen hiç tanımadığın kalplerde karşılığını bulur. Bir cümle birine dokunur, bir paragraf bir başkasının yarasına merhem olur. Yazdığını bilmeden yazarsın; kime ulaştığını bilmeden umut olursun.
Bütün bu macera işte yazmakla gerçekleşir. Yazmak zaman ister, sabır ister. Bir çıkış noktası arar. Bazen o nokta sessizliktir, bazen sancı, bazen de içini dolduran ama henüz adını koyamadığın bir boşluk… Ve bil ki her yazamama hâli, yeni bir doluluğun habercisidir.
Sessizlik bu yüzden korkulacak bir boşluk değildir. O, içte olup bitenin dem aldığı bir menzildir. İnsan bazen susarak olgunlaşır; kelimeler dinlenir, anlam derinleşir. Yazının tohumu da çoğu zaman bu suskunluk toprağına düşer. Dışarıdan bakıldığında durgun görünen bu hâl, içeride hummalı bir hazırlığın sürdüğünü fısıldar.
Yazamamak, kalemin elden düşmesi değil; kalbin yeni bir söze hazırlanmasıdır. İnsan, her dolumdan sonra bir müddet bekler. O bekleyişte yaşanan sancı, aslında yeni bir idrakin kapısını aralar. Çünkü yazı aceleye gelmez; vakti gelince kendiliğinden yolunu bulur. Ne eksik ne fazla… Tam olması gerektiği gibi.
Ve gün gelir, sessizlik çözülür. Hokka yeniden doğrulur, mürekkep yerini bulur, kalem eline yakışır. Zihin kilidini açar; kelimeler kapıdan içeri usulca girer. İşte o an anlarsın ki suskunluk, yazının düşmanı değil; en sadık yoldaşıdır.

















