İyilik saf bir yerden çıkar derler. Ama iyilik, o saflığın içerisinde çoğu zaman sınır bilmez. Sınır bilmeyen her şey gibi, o da bazen şekil değiştirir; merhemken yük olur.
Bu dünyada iyilik bir kapı gibidir. Açtığında içeri giren yalnızca minnet olmaz. Beraberinde beklentiler, varsayımlar ve yazılmamış görev tanımları da süzülür içeri. Sen sadece kapıyı açtığını sanırsın; oysa fark etmeden bir sözleşmeye imza atmışsındır. Mürekkebi görünmezdir ama maddeleri keskindir.
Taraflar teraziyi sessizce değiştirir. Yaptıkların hafifler, yapmadıkların ağırlaşır. Bir kez verdiysen, bundan sonra bin kez daha vermen beklenir. Herhangi bir karşı duruşun kusur sayılır. Ve sen fark etmeden bir maskeyi taşımaya başlarsın:
İyi olan, idare eden, anlayan, fedakâr olan; ama daha çoğunu da (istenmeden ve belki de hak etmeden) yapmayan!
O maskeyle yaşamak zordur. Çünkü maske, yüzünü değil; sınırlarını siler.
Artık “olmuyor” deme lüksün yoktur.
Bir gün durursun. Ve kendini, bu üzerine kimin yüklediğini bilmediğin “sorumlulukların” hesabını verirken bulursun. Kendinden yana olmaya da hakkın yoktur.
İşte tam o anda, dün seni göklere çıkaran gözler kararır. İyilik, hafızalarda silinmeye başlar; yerine suç yazılır. Çünkü bu metaforik dünyada iyilik bir lütuf değil, borçtur. Borçlar ise ödenmediğinde düşman oluşturur.
İyilik bir başlangıç değil, bir yükümlülüktür. Bir kere taşıdın mı, sırtından indirme hakkın yoktur. İndirmeye kalkarsan, artık “en kötü” sensindir.
Çünkü beklentiyi karşılamayan, kötülük yapanla aynı kefeye konur. Çünkü gerçek dünyada iyilik yüceltildiği söylenir; ama bu dünyada iyilik, insanı görünmez zincirlerle bağlar.
Ve işte tam burada, kendini sevenler için bir çıkış kapısı vardır, bir kaçış. Ama kaçış bir firar değildir; bir uyanıştır. İyiliğin, kendini tükettiği yerde durmamayı bilmektir.
İyilikten maraz doğmaz belki, ama sınırı olmayan iyilik, insanı kendine yabancı eder.
Ve insan, kendine yabancılaştığında başkalarına iyi kalsa ne olur?

















