İnsan bazen kalabalığın ortasında durup düşünür: Bu kadar sözün dolaştığı bir dünyada hakikat neden bu kadar az duyulur? Oysa insanlık tarihi neredeyse sözle kurulmuş gibidir. İnsan konuşur, anlatır, ikna eder, tartışır, bağırır. Düşünceler sözle şekillenir, fikirler sözle yayılır. Söz, insanın dünyayı kurma biçimlerinden biridir.
Ama tuhaf bir gerçek vardır: Söz çoğaldıkça anlam bazen azalır. Çünkü söz her zaman gerçeği büyütmez; kimi zaman onu örter. Gürültü arttıkça hakikat geri çekilir. İnsanlar konuşmaya devam ederken anlam çoğu zaman sessiz bir köşede bekler. Anlam çoğu zaman başka bir yerde büyür: sükûtun içinde.
Eskiler buna hikmet derdi. Hikmet, çok konuşmanın ustalığı değildi; doğru zamanda doğru sözü söyleyebilme inceliğiydi. Fakat bu inceliğin görünmeyen bir şartı vardı: önce susmayı bilmek. Susmak yalnızca dilin durması değildir. Susmak, insanın kendi içine doğru attığı bir adımdır.
Bugünün insanı konuşmayı çok iyi öğrendi. Herkes anlatıyor, herkes yorum yapıyor, herkes bir hüküm veriyor. Bir olay olur; saniyeler içinde binlerce söz havaya karışır. Herkes haklıdır, herkes kendince doğrudur, herkesin söyleyecek bir şeyi vardır. Ama kimse dinlemez. Oysa dinlemek sabır ister. Dinlemek insanı durdurur. Duran insan ise ister istemez kendisiyle karşılaşır.
Belki de bu yüzden insan susmaktan çekinir. Çünkü insan sustuğunda yalnız kalmaz. Tam tersine, belki de hayatında ilk kez kendisiyle karşılaşır. Dış dünyanın gürültüsü çekildiğinde iç dünyanın sesi yavaş yavaş duyulmaya başlar. Ve o ses çoğu zaman beklenenden farklıdır. İnsan kendine sandığından daha kırılgan, sandığından daha eksik, sandığından daha muhtaç olduğunu fark eder. Bu fark ediş bazen insanı incitir. Ama aynı zamanda olgunlaştırır.
Sükût, insanın iç aynasıdır. İnsan o aynaya baktığında başkalarına anlattığı hikâyeleri değil, kendinden sakladığı gerçekleri görür. İşte bu yüzden susmak kolay değildir. Çünkü susan insan kaçamaz. Kendinden saklanamaz. Kalbinin derinliklerinden gelen sesi duymak zorunda kalır. Dil sustuğunda kalp konuşmaya başlar.
Ama kalbin dili kelimeler değildir. Kalp bazen merhametle konuşur, bazen sabırla, bazen affedişle, bazen de hiçbir şey söylemeden birinin acısının yanında durabilmekle… Gerçek anlam çoğu zaman sözlerde değil, hallerde gizlidir. Bir annenin çocuğuna baktığı sessiz şefkatte, bir dostun omza bıraktığı suskun elde, bir insanın başka bir insanın derdini sabırla dinleyişinde… Orada kelimeler yoktur; ama hakikat vardır.
Belki de bu yüzden en derin insanlar en az konuşanlardır. Çünkü onlar sözün sınırını bilir. Her şeyin anlatılamayacağını, bazı hakikatlerin ancak yaşanabileceğini fark etmişlerdir. Onlar bilir ki hakikat bağırmaz. Hakikat çoğu zaman sessizdir. Ve insan onu ancak kalbiyle dinlediğinde duyabilir.
Bu yüzden bazen susmak gerekir. Sözün gürültüsünden çekilip kalbin sükûtuna yaklaşmak gerekir. Çünkü insanın en gerçek sesi çoğu zaman konuşmadığı yerde saklıdır.

















