Bir zamanlar, dağların eteğinde şirin bir köy vardı. Çevresini yemyeşil ağaçlar kuşatmış. İki yanı dağlıktı. Bu köyde yaşayan insanlar, çoğu zaman birbirleriyle yarışır, görünüşlerini ve başarılarını başkalarıyla kıyaslayarak, değerlerini ölçer. Birbirlerini dışarıdan gördükleriyle, başarıları ve sahip olduklarıyla yargılarlardı.
Köyde, diğerlerinden farklı Sevnur adında meraklı genç bir kız da yaşardı. Günlerini ormanın kenarındaki eski taş evinde geçirir, sessizce kitabını okurdu. O, herkesin dışarıya gösterdiği yüzü değil, kendi iç dünyasını anlamaya çalışırdı.
Köy halkı ise, onun sık sık gül dolu bahçesinde oturmasına, sessizce düşünmesine anlam veremezdi. İnsanlar onun “Boşa vakit harcadığını” düşünür, hatta bazen onunla alay ederlerdi. Ama Sevnur için önemli olan, başkalarının söyledikleri değil, kendi ruhunun derinliklerini anlamak, kendi gölgesi ve ışığını keşfetmekti.
Bir gün köyün bilgesi Efsun Nene, Sevnur’un yanına geldi. Yaşlı kadının gözleri yılların tecrübesiyle parlıyor, ama aynı zamanda merak ve şefkat taşıyordu:
“Sevnur, “Kendini bilmek istiyorsun, değil mi?” diye sordu.
Sevnur güneş bakışlı gözleriyle:
“Evet, Öz’ümü bilmek istiyorum ama nasıl olacak bilmiyorum.” dedi.
Efsun Nene gülümsedi:
“Unutuş, ruhu kalbindeki nura çağırır.
Unutmak, ruhun, kendine yürüdüğü en uzun yoldur… İyilik, güzellik senin kalbinden geliyor ve sen onu dünyaya taşıyacaksın güzel kızım.”dedi.
Ve Sevnur’u ormanın derinliklerine götürdü. Saatlerce yürüdüler, kuşların sesini dinlediler, rüzgarın ağaç yapraklarıyla dansını izlediler. Sonra yüksek bir kayalığın tepesine vardılar; köy ve evler aşağıda küçücük görünüyordu.
“İşte burası, kendini bilmek, başkalarının görebildiklerinden değil, senin kendi görebildiklerinle başlar. Kendine dönmek; kalpteki kiri temizler, kalbi arındırır.
Kendini kibrin, kinin, nefretin, kıskançlığın, korkunun, öfkenin zincirlerinden kurtar, özgürleş güzel kızım. Ama dikkat et, bazen kendi gölgenle yüzleşmek en zordur. Kendi gölgesini görebilen, başkalarının ışığını da anlayabilir.”dedi Efsun Nene.
Sevnur, kendine döndü.
Aylarca kalbini dinledi. Kendi korkuları, öfkesi, kıskançlıkları, egosu hayalleri ve hayal kırıklıkları… Bunlar, daha önce cesaret edip bakmadığı aynalardı. Korktuğunu fark etti.
Günler, haftalar ve aylar geçti.
Sevnur, Efsun Nene’nin öğrettiği gibi doğayı, sessizliği ve kendi düşüncelerini dinlemeye devam etti.
Her gün küçük bir keşif yapıyordu: “Neden bu kadar kolay sinirleniyorum? Ne zaman gerçekten mutlu oluyorum? Hangi değerler benim için vazgeçilmez? Ne zaman üzülüyorum? Beni ne tetikliyor? Benim için en önemli şey ne?
Adalet mi? Sevgi mi? Saygı mı? Başarı mı? Özgürlük mü? Gerçekten istediğim için mi bir şey yapıyorum,
yoksa onay almak için mi?
Alışkanlık mı, korku mu, sevgi mi?”
Bu süreç, Sevnur’ un içsel dünyasını zenginleştirdi. Farkındalığını arttırdı. Kendi düşüncelerini ve duygularını anlamak, ona sabır, dinginlik ve derin bir özgüven kazandırdı. Duygularını ve tepkilerini fark etmesi stres ve kaygılarını azalttı.
Acı, öfke, üzüntü, yargı, hata ve korkularının sebeplerini anladı. Zayıf yönlerini ve alışkanlıklarını fark etti.
Güçlü yönlerini bildi. Onları kontrol etmeyi ve yönetmeyi öğrendi.
Aylar sonra Sevnur, köy halkıyla oturmaya başladı. Başkaları hâlâ dışarıya gösterdikleriyle ilgileniyordu; başarı, mal ve gösteriş hâlâ değer ölçütüydü. Ama Sevnur değişmişti. kimseyi küçümsemiyor, herkesin kendi hayat yolculuğunda olduğunu biliyordu. Artık öfkelenmiyor, konuşurken sessiz bir bilgelik yayıyordu…
Köyün gençlerinden biri:
“Sevnur, neden bazen kendimizi ve başkalarını hiç anlamıyoruz?”
Sevnur gülümsedi:
“Önce kendimize dönmeyi, sessiz olmayı ve kalbimizin sesini duymayı öğrenmeliyiz. İç dünyamızda neler olup bittiğini fark ettiğimizde, hayat daha anlamlı olur. Kendimizde kaldıkça, farkındalığımız artar. Farkındalığımız arttıkça; hayatımız daha derin bir anlam bulur. İnsanları daha kolay anlarız, affederiz, sevgimiz, hoşgörümüz büyür.”
“Benliğimizi yeniden bulmak mı?”
“Kalbe yapılan bir yolculuk bu; dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak. İç sesimizi dinlemek, öz farkındalık kazanıp hayatımıza anlam katmak…”
“Bireysel mutluluğumuz ve başarımız için cok gerekli bir şeyy.”
Sevnur gülümseyerek:
“Mutluluk veren şeylere odaklanıp, potansiyelimizi en üst düzeye çıkarabilirsek, daha tatmin edici bir hayat yaşarız.” dedi.
Bir gün köy meydanında eski arkadaşı Ayda, Sevnur’ un yanına geldi:
“Sen nasıl değiştin? Nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun? Hayat çok zor ve yıpratıcı değil mi?”
Sevnur cevapladı:
“Hayat zor ve yıpratıcı ama zorla savaşmak yerine onu anlamaya çalışırsak, yük hafifler. Kendini bilmek, korkular ve tutkularla, egomuzla, takıntılarımızla yüzleşmek demektir.”
Sevnur’ un sözleri köyde bir değişim başlattı. İnsanlar yavaş yavaş kendi içlerine bakmayı, duygularını, düşüncelerini fark etmeyi ve birbirlerini anlamayı öğrenmeye başladı…
Bir gün Sevnur, Efsun Nene’ye dönüp sordu:
“Efsun Nenem, artık kendimi daha iyi tanıyorum. Ama hâlâ eksiklerim var… Bu yolculuk bitmiyor mu?”
Efsun Nene gözlerini Sevnur’un gözlerine dikti:
“Hayır evladım. Kendini bilmek, bir yolculuktur. Hiçbir zaman tamamen bitmez. Her yeni gün, gölgeyle yüzleşmek ve ışığı bulmak için yeni bir fırsattır.”
Sevnur artık bilge bir genç kız değil, bilgelik yolculuğunu yaşayan bir insan olmuştu. Aynada kendi yansımasına bakarken fark etti ki, negatif duygular kadar güzellikler, umutlar ve sevinçler de vardı… Kendi içindeki dengeyi bulmak, hayatın en değerli ödülüydü.
Sevnur, kibrini, egosunu eritmişti, kimseyi küçümsemiyor, herkesin kendi hayat yolculuğunda, olduğunu biliyordu. öğrendiği en önemli şey, insanın en büyük keşfinin, başkaları değil, kendi ruhunun derinliklerinde olduğuydu.
Sevnur’un köydeki etkisi de büyüyordu. İnsanlar birbirine daha sabırlı, anlayışlı ve içten davranıyordu. Sevnur sessiz yolculuğu sayesinde bir bilgelik dalgası oluşturmuştu.
Sevnur her sabah bahçesinde oturuyor, kendi gölgesini ve ışığını birlikte kucaklamayı öğreniyordu. Artık biliyordu: Kendini bilmek sadece bir varış noktası değil, ömür boyu sürecek bir yolculuktu…

















