Kırılmak; çok manidar bir kelime. İncinmek, üzülmek gibi birçok anlam taşır.
Peki ya parçalanmak? Bunun bir açıklaması, bir örneği var mı?
Hayatta, insanlığın olmazsa olmazı denilen “dert” diye bir olumsuzluk var. İşlerin rast gitmemesi, çok istediğin bir şeyi elde edememek ve en ağırı da derdini anlatamayıp içine atmak… İnsanı içten içe öldüren o sessiz ve kokusuz ölüm.
Elmanın içine girip orada büyüyerek onu yiyen kurt misali; insanın içini kemirir, yer, yer… Doymak bilmez. Kimse kimsenin derdini tam olarak bilmez; herkes en büyük derdin kendinde olduğunu zanneder.
Parçalanmış bir hayatı yaşamak zorunda kalanların içten içe kanayan yaraları vardır. İnsan, düşündüğünde bazen kendini bir hiçliğin içinde bulur. Yaşadığı onca çile, keder ve parçalanmışlık bir süre sonra bir “hiç”e dönüşür.
Bazı ölümler içten parçalanmayla başlar; dışı sapasağlam, içi paramparça… Tıpkı iç kanaması gibi. Ama belki de iç kanamasından daha kötüsü, hiç kanayamamaktır. Çünkü öldüren şey bazen acı değil, hissizleşmektir. Hiçlik, insanın içini ele geçirdiğinde…
Bir bakmışsın, bir köşede, tek başına; acı çekerek, kıvrana kıvrana hayata elveda etmişsin. Sanki hiç yaşamamış gibi; hiç mutlu anın, seni sevenin ya da senin sevdiğin kimse olmamış gibi… Hayatın tuhaflığı da burada saklı.
Fakat belki de tam da bu parçalanmışlıkta gizli bir yeniden doğuş vardır. Belki bir gün o sessiz yaralar fark edilip sarıldığında, insan parçalarını yeniden birleştirmeyi öğrenir. Ve o zaman, belki de hayata yeniden, daha güçlü bir şekilde tutunur.

















