Kasvetli ruhları, bulunduğu evrenin dışına sürükleyen ve tüm klasik detayların girdabından azat eden şey, klasik müziktir. Birbirlerine hayat vererek şaha kaldıran birçok enstrümanın ve bilhassa keman ve piyanonun müthiş iş birliği ile harmanlanarak ortaya çıkan büyülü melodiler, kişinin önünde apansız bir şekilde beliren ve onu öte dünyaların saklı cennetlerine götürmeye gelmiş bir kanatlı at peyda eder. Bu, hayaller ve alemler ötesi canlı, melodilerin karşı konulamaz tesiriyle benliğini ve göz menzilini yitirmiş ve konçertoların şaşaalı saraylarına sığınmış kişiler için bütün hizmetlere ve çetin yolculuklara hazırdır artık.
Barok ve Gotik zamanların Avrupa’sının; senyörler, kontesler, lortlar ve markiler ile dolu ihtişamlı meydanlarını ziyaretle başlayan yolculuk, doğanın ve evrenin her karışına temas etmek ile sürer. Her klasik müzik eseri, bilinmeyen ve havsalanın almayacağı diyarlara yolculuktur aslında. Johann Sebastian Bach’ın ‘Air’ adlı eseriyle bütün gökyüzü ile bütünleşmenin fantastik hissini yaşayan klas yolcu, Pachelbel’in ‘Canon In D Major’ parçasıyla da ormanların derinlerinde kaybolup yeşilliklerin karşı konulamaz cazibesiyle mest olmanın lezzetine varır. Antonio Vivaldi’nin Dört Mevsim Konçertosu, Doğa Perisi’nin yurdundan saçılan yaradılış harikası manzaraları, billur gözlerle buluştururken, kişiyi her mevsimin rengine ve melodisine tutkuyla bağlar. Zamanlar ötesi misafir, benlikleri tarifsiz hislerle kuşatan ritimleri ortak olsa da, her mevsimin şarkısının başka olduğunu ve bunların kalplerden açılan dört özel kapıdan usulca girdiğini görür.
Bu ölümsüz yolculuğun bir diğer durağı da gecelerdir. Chopin’in ‘Nocturne’ü ile karanlığa doğru ilerledikçe ötelerde pek aydınlık bir ülkeyi gören eşsiz düşler yolcusu, her yıldızın nutku tıkayan parıltılarıyla bir ışık banyosu yaparak sabahın ilk ışıklarını ak ve pak bir şekilde karşılamanın esenliğini yaşar. Sırada, ıstırapların tatlı bir aşka dönüştüğü ‘Hüzün Yurdu’ vardır. Tomaso Albinoni’nin hükümran olduğu bu diyar, en içinden çıkılmaz hüzün tablolarının, gözlerden yaşlar akıtırken, aynı zamanda yüreklerde de nasıl aşkın ve taşkın izler bıraktığını gözler önüne serer. Nasıl ki devasa naralar atan şelaleler, ilk bakışta yüreklere korku salıp sonrasında onu tanımaya cesaret edenlere paha biçilemez görsel ve ruhsal armağanlar takdim ediyorsa işte aynı şekilde Albinoni’nin ‘Hüzün Yurdu’ndan yayılan melodiler de, nazik kulakların ürkekliğini yenmesiyle bir enstrümantal ziyafet başlatır.
Gördükleri, duydukları ve hissettikleriyle içinden asla çıkmayı istemeyeceği bir sarhoşluk yaşayan yolcu, bulutlar ve ufuklar dostu kanatlı atının aniden şahlanıp bilinmeyen sonsuzluğa doğru dörtnal vaziyetinde ileriye atılmasına tanıklık eder. Artık yolculuğun sonunun geldiği anlaşılmıştır ve o sırada son esrarengiz melodi duyulur: Schubert’ın ‘Serenad’ı, bu sonsuzluğa geçiş töreninde macerapereste eşlik eder. Düşsel şenlikler yaşayan yolcu, akıl sır erdirilemez ötelerde, evine dönemeyecek kadar çok ilerlediğinin farkındadır. O artık çoktan ‘Esrarlı Melodiler Senfonisi’nin bir parçası olmuştur.

















