Sevgili okuyucular, bugün zor ama hayati bir meseleye değinmek istiyorum. Dijitalizmin ve yapay zekânın egemen olduğu bir çağda hepimiz eskisinden çok daha fazla konuşur hâle geldik. Sosyal mecralarda, siber âlemde yoğun bir veri ve içerik bombardımanına maruz kalıyoruz. Ana babalarımızdan, okul hayatından, okuduklarımızdan ve gördüklerimizden aldığımız bilgiler yetmezmiş gibi dijitalleşmenin etkisiyle zihnimiz dolup taşıyor. İnsan, kendi mesleğinin ve yetkin olduğu alanın dışında her konuda söz sahibi olduğunu zannetmeye başladı.
Bundan da önemlisi, görünür olmak ve beğenilmek için zenginliğimizi, gücümüzü, statümüzü ve bilgimizi sergilememiz gerektiğine inandırıldık. Dünya adeta bir yarışma sahnesine dönüştü. Sahip olduklarımızı vitrine koyuyor, kendimizce daha aşağıda gördüklerimizin gözüne sokuyoruz. Vahşi kapitalizmin zehriyle hayatımız, biriktirdiklerimizle övünmek üzerine kurulu hâle geldi.
Peki konuşmak bu işin neresinde duruyor?
İnsan böyle bir ortamda konuşmayı marifet sanıyor. Bildiklerini bir yana bırakın; yediklerini, içtiklerini, gezdiği yerleri, tatillerini bile büyük bir iştahla anlatmak istiyor. Günümüzde konuşan, çoğu zaman muhatabına zihnindeki çöpleri boşaltmak isterken; dinleyen kalmadı. Kimsenin dinlemeye tahammülünün kalmadığı tuhaf bir iletişim biçimi oluştu. Buna rağmen toplum olarak hâlâ konuşanın haklı, güçlü ve bilgili olduğuna şartlandırıldık.
Bir zamanlar ben de böyleydim. Konuşmayı bilmekle, bilge olmayı karıştırdığım dönemler oldu. Okuduklarımı, dinlediklerimi, duyduklarımı sanki bana aitmiş gibi anlatıyor; her sohbette söyleyecek bir sözüm olsun diye zihnimi bilgiyle dolduruyordum. Fark etmeden kendimi, konuşarak var olmaya çalışan kalabalığın içine katmıştım.
Oysa insan, böylesine yoğun bir malumat seline kapıldığı bir dünyada konuşarak kendine yaklaşmıyor; aksine kendinden uzaklaşıyor. Kendinden uzaklaştığı yetmiyormuş gibi diğer insanlardan da kopuyor. Kimsenin kimseyi dinlemediği bir ortamda, insanlar aralarına görünmez duvarlar örüyor. Konuşarak anlaşamayan bireyler giderek öfkeleniyor, anlaşılmamanın hıncını başkasından çıkarmaya çalışıyor.
Aile fertleri bile postmodern çağda birbirini dinlemiyor. Anne baba, bir yandan televizyon izler gibi yaparken öte yandan göz ucuyla telefon bildirimlerini takip ediyor. Çocuklar kendi odalarında tabletlerine gömülmüş, içerik üretip sosyal mecralara yüklüyor. Aynı evin içinde herkes ayrı bir âlemde yaşıyor.
İnsan artık en yakınlarına bile samimi bir biçimde hâl hatır sormaktan uzaklaşmış durumda. Herkes yalnızca kendini, arzularını, isteklerini, sorunlarını ya da kazanımlarını anlatma peşinde. Günümüzde konuşmak çoğu zaman hiçbir şeyi çözmüyor. Çünkü konuşma, hakikati aramak için değil; üstün gelmek, tartışmak ve ezmek için kullanılıyor.
Böyle bir toplumsal savrulma içinde hayatta alabileceğimiz en büyük terfi, konuşan insan olmaktan susan insan olmaya dönüşmektir.
Ben bunu ağır bir yorgunluk döneminde öğrendim. Bir sabah uyandığımda, anlatacak hâlimin kalmadığını fark ettim. Ne kimseyle konuşmak istiyordum ne de bir şey ispatlamak. O gün sustum. Günlerce sustum. Ve ilk defa zihnimin ne kadar kalabalık, kalbimin ne kadar yorgun olduğunu gördüm.
Elbette susmaktan kastım, muhatabımızın tek yönlü monoloğunu pasifçe kabullenmek değildir. Eğer karşımızdaki kişi konuşmayı bir boşalma alanı olarak kullanıyor, bizim hâlimizi hiç umursamıyorsa; susmak, fikir beyan etmemek ve bir süre sonra makul bir gerekçeyle iletişimi kesmek ruh sağlığımız için en doğru tercihtir. Zaten yeterince yük taşıdığımız bir hayatta, bize konuşarak yük yükleyen insanlarla aramıza güvenli bir mesafe koymak bir zorunluluktur.
Konuşmayı alışkanlık edinmiş bir insanken susan bir insana dönüşmek kolay değildir. Kendini ifade etme ihtiyacından, onaylanma arzusundan arınmak; daha çok dinlemek ve yalnızca sorulan sorulara kısa cevaplar vermek konuşmayı ciddi biçimde azaltır. Konuşmanın azalması ve dinlemenin çoğalması, insanın dikkatini dış dünyadan çekip kendi içine yöneltir. Böylece kişi kendini tanımaya başlar.
İnsan, zihninin ne kadar gereksiz ve kullanılmayan bilgiyle dolu olduğunu ancak sustuğunda fark eder. Dinleyerek önce başkalarını, sonra kendini duymaya başlar. Zihnindeki çöplüğü ancak susarak boşaltabilir.
Zihnini arındırabilen insan, temiz bir boş kap gibi yeniden ve nasibi kadar dolabilir. Bu defa gürültüyle değil, hakikatle.
















