Ey İnsan, çoğu zaman var olduğunu tartışmasız bir hakikat olarak kabul edersin. Peki sen, hakiki manada sandığın kadar var mısın? Zira yaratılmış olan her varlığın evveli yokluktur ve yokluktan varlığa çıkan hiçbir şey, mutlak anlamda varlık iddiasında bulunamaz. Şimdi şöyle bir soru sorsam sana; varlığının kaynağını, anlamını ve amacını yeniden düşünmesini istesem, ne dersin?
Yaratılmış olmak, ontolojik olarak sınırlı ve bağımlı bir varoluşu ifade eder. İnsan, varlığını kendinden değil; kendisini var edenden, yani Allah’tan alır. Bu nedenle insanın hakiki manada var olduğunu iddia etmesi, benlik merkezli bir yanılgıdır. Varlık, mutlak anlamda yalnızca Allah’a aittir; insan ise bu varlıktan pay alan bir emanetçidir.
Âlem, sayısız zerre ve varlıkla doludur. İnsan da bu çokluk içinde bir zerre mesabesindedir. Üstelik insanın benzeri olan yüz binlerce varlık yaratılmıştır. Buna karşın Allah’ın birliği, hakiki varlığın yalnızca O’na ait olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu idrak, insanı haddini bilmeye ve benlik iddiasını terk etmeye yönlendirir.
İnsan, akıl, ruh ve nefisten müteşekkil bir bütündür. Hakiki varlığa ulaşmak, bu üç unsurun birlikte terbiye edilmesini gerekli kılar. Akıl, doğru ile yanlışı ayırt eden bir ölçüdür; ancak tek başına yeterli değildir. Ruh, ilahî nefesin taşıyıcısı olarak insanı aşk ve marifet yoluna yöneltir.
Nefs ise terbiye edilmediğinde insanı hakikatten uzaklaştıran en büyük engeldir. Nefs, varlığı sahiplenmek ve kendini merkeze koymak ister. Bu nedenle nefs terbiyesi merkezi bir yer tutar. Nefsini terbiye eden insan, yokluk bilincine ulaşır; bu yokluk ise insanı değersizleştirmez, aksine onu hakiki varlığa hazırlar.
Aslında Dünya hayatı, ayrılık âlemidir. Ruh, asıl vatanından ayrılarak bedene misafir olmuştur. Bu ayrılık, insanın iç dünyasında sürekli bir özlem ve arayış hâli doğurur. Dünya hayatı, bu arayışın sınandığı bir imtihan sahnesidir.
İnsan bu imtihanda varlığını ispat etmeye çalışır; ancak bu ispat, başkalarına benzemekle değil, kendi hakikatini bulmakla mümkündür. Bu anlayış, insanı taklitten uzaklaştırarak ona kendini bilme sorumluluğu yükler. Kendini bilen insan, varlık iddiasını terk eder ve hakikatin kapısını aralar.
“Kendini bilen Rabbini bilir” ilkesi, hakikate ulaşmanın temel öğretilerinden biridir. Kendini bilmek, insanın acziyetini, sınırlılığını ve yaratılmışlığını idrak etmesidir. Bu idrak, insanı marifete; marifet ise birliğe ulaştırır.
Bilmek sırrı, yalnızca zihinsel bir bilgi değildir. Bu bilgi, kalbin ve ruhun da katıldığı bütüncül bir idraktir. Mutlak manada bilen yalnızca Allah’tır. İnsan ise bilmeye talip olan bir yolcudur. Bu yolculuk, insanı zerreden hakikate; yokluktan varlığa ve ayrılıktan birliğe taşır.
İnsanın hakiki varlık arayışı, derin ve çok katmanlı bir yolculuk olarak ele alınmalıdır. Bu yolculuk, yokluk bilinciyle başlar; akıl, ruh ve nefs terbiyesiyle olgunlaşır. Dünya hayatı, ayrılık âlemi olarak bu yolculuğun imtihan sahnesidir. Kendini bilen insan, hakikati; hakikati bilen ise bir olanı bulur. Böylece insan, hiçlikten varlığa kavuşur ve varlık iddiasını hakiki sahibine teslim eder.
Yokluktan var oldun diye varlığı kendin mi sandın?
Bir zerre aşk değdi diye nefsine yâr mı sandın?
Nice âlemler içinden bir can emanet verildi,
Canına mânâ giydirip hakikati kendin mi sandın?
















