“Otuz beş yaşındayım daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Ama kenarındayım o kesin. Hem de en kenarında. Bizim mahalle gibi.” diyordu adı lazım değil bir dizide. Ben de otuz bir yaşındayım hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Üstelik benim kenarda kalmış mahallem de yok. Çünkü malum dizide kenarda kalmış mahallenin sıcacık insanları vardı. Benim sıcacık insanlarım yok denecek kadar az. Yaşanmışlıklarım kadar en az.
Bir varmış Bir yokmuş diye başlayan ve mutlu biten o masalların birinin içinde olmayı şu an ne çok isterdim. Çünkü son zamanlarda gerçek yaşamda mutluluğa olan inancım her geçen azalıyor. Bir varmış bir yokmuş… Hiç yokmuş… Kendimi yok gibi hissediyorum. Ben silindim mi dünya toprağından? Neden esamem okunmuyor? Neden bu kadar görünmez kaldım. Burada bir “Ben” var unutulmuş. Bu kahrolası çirkin çağın ortasında kaybolmuş bir Ben…
Şimdi sorsam “Ne yıpratıyor sizi?” diye. Üzerine düşünülmeden verilmiş birçok cevap gelir. Çünkü düşüncelerimizi bile okuyamayacak kadar yıpratıcı bir çağın içine düştük. Tıpkı bir tuzak gibi. Bizi içine İçine çeken bir dünya. Sen ayağa kalkmak istiyorsun, çelme takıyorlar. Tekrar deniyorsun, yine aynı şey. Sen diyorsun ki “Yapacağım ben, yapmak zorundayım.” Hayat yeni bir çelme daha takıyor.
Yalvarıyorsun Allah’a. “Rabbim senin mucizene ihtiyacım var, yalvarıyorum benim ruhumu huzura kavuştur. Bitsin bu karabasan.” Ama yine tek başınasın. Gün geçiyor hayat yeniden, yeniden seni sınava çekiyor. Başarılı olamadığını hissetmek seni daha fazla incitiyor. Çünkü başaramamak da bir yıpranma biçimi.
Yıpranmalardan yıpranma beğen diyor sanki hayat. Beğenemiyorsun. Çünkü yıpranma payını da almışlar senden. Ayakta kal ve devam et diyor dünya. Senin düşmeye hakkın yok. Başaramamaya hakkın yok. Sen yapmak zorundasın.
Hiç düşersem nasıl kalkarım diye düşündünüz mü? Ben sık sık bunu düşünüyorum. Düşersem eğer, kendim kalkamayacak kadar zorlanırsam, yere çakılırım. Çünkü elimden tutanım olmaz. Çünkü artık dünya böyle bir yer benim için. Yalnızlık ülkesi. Kimsesizlerin otağı. Sizin için ne ifade ediyor bilmem. Ama benim için yokluk ülkesi. Yalnızlık ve kimsesizlik hükümdarlığı.
Artık hiçbir şey bana tat vermiyor. Dünya Umut vermiyor. Umut edecek pek birşey kalmadı elimde. Buranın hükümdarı da sanırım benden memnun değil. Daima uzaklaştırıyor kendinden. Yaşamın kıyısındayım işte. Nereye gitsem umutsuzluk. Huzurumu yitirdiğim bu dünyada huzur dilencisi oldum. Ama tek farkla ben dilenci gibi benim olmayanı değil hakkım olanı istiyorum. Huzur dilencisi bir ben. Yaşamın kıyısında bir otuz bir yaşında bir kadın. Hiçbir şeye dair inancı kalmamış, huzur dilencisi bir kadın…
Nasıl görünüyorum acaba dışardan? Sık sık insanların beni aptal yerine koydukları hissine kapılıyorum… Bu insanlar başkalarına böyle davranamıyor. Peki bana neden bu şekilde bir tavır sergiliyorlar? Cevabını bulamıyorum fazla aptal buluyorlar sanırım…
Birgün Kürk Mantolu Madonna kitabındaki Raif Efendi’yi anlamak zorunda kalacağımı hiç düşünmemiştim. Onun vazgeçmişliğini iliklerime kadar hissediyorum. Bu bir vazgeçiş değilmiş aslında, bu bir intiharmış…
Bazen böyle olur. Heveslerin, amaçların, isteklerin… Hiçbirini elde edemezsin. Hissizleşirsin. Bu dünya kahrını neden çekiyorum ki dersin. Tıpkı Raif Efendi gibi. O da her şeyden vazgeçmişti. Hiç kimse tarafından anlaşılmadığını hissediyordu. Sonra da yapayalnız ölmüştü. Yapayalnız… yapayalnız hissedip o şekilde de ölmek ne kadar acı verici. İnsanoğlunun en ağır imtihanı olabilir.
Bu cümleler çok kasvetli oldu. Farkındayım. Güzel şeyler kaleme almayı çok istiyorum. Lakin bizi saf dışı bırakan bu çağın çirkinlikleri ruhumu fazlasıyla karartıyor. Hayata umutla bakma konusunda sorun yaşıyorum.
Dünyadaki en acımasız çağa mı denk geldik bilmiyorum ama bu çağ bana hiç umut vermiyor. Yalnız kalmışlığımızı düşünüyorum sonra her geçen gün sessizleşmemizi, sesimizin içimize içimize kaçışını iliklerime kadar hissediyorum. ‘Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil’ diyor ya şair. Tam olarak böyle bir zamandayız. Söyleyince gerçekten tesirinin olmayacağını düşünmek yıpratıyor. ‘Ne değişecek ki sanki?’ diyorsun. İşte o an her şey fazlasıyla anlamsız kalıyor.
Umudumuzu yitirmemeliyiz diyorum. Fakat bir bakıyorum. Çiçek gibi bir öğretmen, okuluna gitmek için evinden çıkıyor. Dersine girmek için sınıfına giriyor. Ve belki de evine gidip çocuğuna kavuşmayı hayal ediyor. Fakat ansızın gelen bir bıçak darbesi onun hayatla olan tüm bağını koparıyor. Üstelik de nakış işler gibi eğitmeye çalıştığı bir öğrenciden. Hayat bu kadar işte. Neresinden umut dileneceğiz bilmiyorum. Kararmış kapkara olmuş bir dünya burası.
Güzellikleri görmeye öylesine hasret kaldık ki, bunu hangi cümleyle anlatırsam anlatayım eksik kalacak. Oruç tutarken su içmeyi hayal eder gibi hayal ediyoruz güzellikleri. Çünkü bu da yaşamsal bir ihtiyaç. Su içmek gibi. Hayatımızı devam ettirmek için güzelliklere ihtiyacımız var. Bu kadar kaosun, karanlığın, kötülüğün olduğu bu dünyada umudumuzu neyle tazeleyeceğiz? Güzelliklere nasıl ulaşacağız? Ruhumuzu nasıl ferahlatacağız? Bütün bunların cevabını ben de bilmiyorum.
Ama bu hayat devam ettiği sürece öncelikle hevesime sonrasında umuduma ve en sonunda güzelliklere çok ihtiyacımız var. Bütün bunları bulma umuduyla.
FATMA NUR öğretmenin anısına…

















