Eskiler, yani ecdadımız, herhangi bir şey icra ederken veyahut çalışırken mutlaka onun en iyisini yapmaya çalışmışlardır. Sadece yapmak için değil, o yapılan şey her ne ise estetik duygularını da katmışlardır.
İnsan değerli bir varlıktır ve karşısındakine değer verdiğini çeşitli yollardan gösterebilir. Herhangi bir eser bırakırken atalarımız âtîyi düşünüp nesiller ötesine seslenebilmiştir. Bunu yaparken de güzelliği asla terketmemiş, aksine güzelliği çok yüksek seviyelere çıkarmıştır. Bu konuda, yani estetik ruhun en nadide eserlere mükemmelen uygulanması, bizim milletin en iyi, en kavî özelliklerinden birisidir. Türkler tarih boyunca nerede yaşadıysa, göreceğiniz bütün tarihi eserlerde estetiğin zirvesinde eserler bırakmıştır. Tabi burada sizin de bakış açınız önemli. Ne yazık ki insanlar son zamanlarımızda estetik duygusunun kaybına maruz kalmakta ve gün geçtikçe güzellik yerini “yaptım oldu”ya bırakmakta. Hatta kötü eserler meydana getirilmekte, ne yazık ki.
Allah herkesi güzel yaratmış ve yaratılıştaki bu güzelliği kulunun üstünde görmek istemiştir. Hatta kulunun yaptığı bütün işlerinde bu güzelliği emretmiştir. Yani bizler her işimizde mutlaka hem dini inancımız hem de insaniyet olarak doğal bir şekilde güzelliği ön plana çıkarmalıyız. Geçmişimizi örnek alsak bize kafi. Ya da ecdadımızın yaptığı eserlere sahip çıksak, o bile yeter. Ama ne yazık ki bu konuda da çok eksiğiz. Bir umursamazlık var. Bilmemezlik, geçmişimize kezzap döküp yakmak istercesine bir çalışma var milletimizde. Nedendir bilinmez.
Yaşadığım yerden örnek vermek gerekirse, İstanbul gibi nice şehirler var ki sayısız tarihi eser mevcuttur hepsinde. Bu eserleri ne zaman temâşâ etsem, oradaki taşı değil, o taşa işlenen estetik ruhu kendi ruhuma işlerim. En küçük eserde bile öyle güzel sanat işçiliği uygulanmış ki dünyada eşi benzeri görülmemiştir. Nice çeşmeler, çesm-i bülbüller, sebiller, camiler, mescitler, türbeler, kervansaraylar, vesaire; her yapılan işte, eserde güzelliğin en nadide haline şahit oluyorsunuz. Sadece yapmak için değil, âtiye emanet olsun diye kalıcı ve enfes eserler üretilmiş.
Bize geliyor ki mesela en küçük bir çeşme yapacaksınız ve oradan su akacak, başka bir amacı yok. Lakin ecdat öyle bir çeşme yapıyor ki zannedersiniz oradan su değil, güzellik akacak; altın, gümüş akacak. Sanatın en derinine kadar iniyorlar. Bize göre ne gerek var değil mi; ama ecdada göre gerek var. Üsküdar meydanda bir 3. Ahmet Çeşmesi var, görseniz dersiniz ki bu çeşme değil, başka bir şey. Tophane semtindeki Sultan Mahmut Çeşmesi keza aynı şekilde. Ya da selatin camilerin ihyasında her taşında, her adımında estetiğin nefesi var. Bir Süleymaniye, Sultan Ahmet Camii, Beyazıt Camii, Fatih Camii, Yavuz Selim Camii, Şehzade Camii, Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı; nice nice saraylar, konaklar, hamamlar, vakıflar, imaretler, sebiller, selsebiller, hatta sadaka taşları, binek taşları, hamal taşları, misafir taşları, camilerin içine yapılan is odaları… Aklınıza gelen her mimari detayda o ruhu, canlılığı, taşa işlenen hayatı göreceksiniz; yeter ki görmesini bilin. Zevk alın bu işten. O taştaki ruhu görün. Biraz çabalayın.
Geçmişimize atıp tutmayalım; onlar bizim dedelerimiz, atalarımız, ceddimiz. Asırlar evvel yaptıkları eserler hâlâ dimdik ayakta. Şu an yapılan en ileri teknolojik mimari eserler yirmi, otuz yıl geçince eski sayılıyor. Bilmem anlatabildim mi?
Söylenecek çok şey var. Şimdilik bu kadar.
Yaptığınız her iş estetik duygusuyla olsun, hayatınız güzelliklerle dolsun. Ecdadınızı unutmayın. Bakışınız, görüşünüz güzel olsun. Estetik sarsın her yanınızı.
Vesselam…


















