Bir süredir hayatla arama görünmez bir mesafe koyduğumu fark ettim. Kimseye kızgın değilim, hayata da değil. Sadece… yorgunum. Koşmaktan değil, sürekli “yetişmeye” çalışmaktan. Her şeye, herkese, her beklentiye.
Eskiden daha hızlıydım. Daha çok şey yapmak, daha çok yerde olmak, daha çok üretmek istiyordum. Sanki durursam bir şeyleri kaçıracakmışım gibi gelirdi. Oysa şimdi durdukça fark ediyorum: Asıl kaçırdığım şey kendimmişim. Ev sessizken, kahvem soğumaya yüz tutmuşken, pencerenin önünde oturup hiçbir şey yapmadan dakikalarca dışarıyı izliyorum bazen. Eskiden bunu “boş vakit” sayardım. Şimdi biliyorum ki bu anlar dolu. Hem de çok dolu. Rutinin aslında büyük bir nimet olduğunu anladığım nadir anlar bunlar.
Son zamanlarda insanlarla kalabalıklar içinde olmaktan çok, kendimle baş başa kalmayı seçiyorum. Bu bir kaçış mı, bilmiyorum. Ama bir tercih olduğu kesin. Çünkü herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten dinlemediği bir dünyada sessizlik bana iyi geliyor. Sessizlikte yargı yok. Sessizlikte acele yok. Sessizlikte “olman gereken kişi” baskısı hiç yok. Ama bazen garip bir suçluluk hissi de gelmiyor değil. Daha sosyal olmam gerekiyormuş gibi. Daha neşeli, daha dışa dönük, daha “iyi” bir versiyonum varmış da ben ona ulaşamıyormuşum gibi. Sonra durup kendime soruyorum: Kime göre iyi? Neye göre eksik?
Hayatın bana öğrettiği en zor ama en kıymetli şeylerden biri şu oldu: Herkesin temposu farklı. Herkesin yükü, eşiği, dayanma noktası başka. Ben artık başkalarının hızına yetişmeye çalışmıyorum. Kendi ritmimi dinliyorum. Bazen yavaş, bazen durgun, bazen de tamamen sessiz.
Okuduğum kitaplarda kendimi buluyorum bazen. Bir cümlede, bir paragrafta, hiç tanımadığım bir karakterin iç sesinde… Belki bu yüzden kitaplar bana hep iyi geldi. Çünkü anlatıyorlar ama zorlamıyorlar. Yol gösteriyorlar ama çekiştirmiyorlar. “Böyle olmalısın” demeden, “yalnız değilsin” diyebiliyorlar. Ve şunu fark ettim: İnsan her zaman güçlü hissetmek zorunda değil. Her zaman motive, enerjik, umutlu olmak zorunda hiç değil. Bazen sadece yorulduğunu kabul etmek yeterli. Bazen “bugün iyi değilim” demek, başlı başına bir iyileşme.
Ben bu aralar tam da bunu yapıyorum. Kendime karşı daha dürüst, daha yumuşak olmaya çalışıyorum. Başaramadıklarımı değil, denediklerimi görüyorum. Eksiklerimi değil, taşıyabildiklerimi.
Belki herkes büyük hayaller peşinde koşarken ben küçük anların peşindeyim. Ama biliyorum ki bazen insanın ruhunu iyileştiren şey büyük değişimler değil; küçük fark edişler oluyor.
Şu an olduğum yerdeyim. Ne bir adım ilerisinde, ne gerisinde. Ve ilk kez bunun yeterli olduğunu hissediyorum.
















