Bu aralar ve hatırı sayılır bir zamandır çiçeklerle bir hayli haşır neşirim. Çiçek kültürü üzerine bir kitap yazabilir miydim diye, bugün öyle bir aklıma geldi. Evet, yazabilirdim. Selçuklu, Osmanlı, Beylikler dönemi vs. mimarisindeki motiflerden tutun da Orta Asya Türk Kültüründeki kilim işlemelerine kadar neler neler çıkmazdı. Hatta dünyanın bilinen en eski halısı olan Pazırık Kazılarındaki kurgandan çıkartılan Pazırık Halısı’ndaki dört yapraklı çiçek motifinin inceliklerine kadar… Tabii, bir yarım ömür eskittiğimiz edebiyat dünyamızın divan ve halk edebiyatı şiirlerindeki çiçekler, hikâyeleri, anlamları kim bilir kaç cilt ederdi. Ve/fakat şimdi, öyle bir başıma uzun soluklu şeyler yazmaya pek elverişli değilim. Serpme kahvaltı tarzı, butik bir yazıyla ortaya karışık bir şeyler ortaya koyalım, yeter. Malûm, aylık yazı zamanı ve bizden bir şeyler karalamamız isteniyor. “Aylık yazı zamanı” demişken, “Aşk hep çiçek mevsimi” diye bir yazı yazmıştık sanki! (Oralara da bir bakarsak…)
Bir de çiçeklerin sanat ve estetik yanında, şifa özellikleri vardı. Aklıma ilk geliveren nergis oldu. Ne demişti Ulular ulusu: “Nergis çiçeğini koklayınız; o sizi delilikten, barastan ve cüzzamdan korur.” Ve Ulular ulusunun gözbebeği de şöyle demişti: “Yılda bir defa da olsa nergis kokusunu koklayın. İnsanın kalbinde öyle bir hâl vardır ki, ancak nergis kokusu giderir.” Tabii ben de üzerime düşen üzre mezarlara nergis soğanı ektim. Sarı çiğdem ekme geleneğime nergis de ekledim. Düşündüm ki, böylesi övülen bir çiçeğin etrafından melekler hiç eksik olmaz. Meleğin olduğu yerde rahmet olur, güzellik olur, cennet olur. E tabii, güzele de elbet güzel yakışır. (Bir de hikâyesi vardı nergisin, o da kalsın belki sonraya.)
Bilinir ki, tasavvufta her makamatın bir çiçeği ve kendine has kokusu vardır. Zirvelerin zirvesi gül kokusundadır. Gülle ilgili ne yazsam eksik kalır. O yüzden bülbüle de sırnaşmadan, kokusu en yüksek frekansa (320 MHz) sahip olan Gül Hazretlerinin kokusuyla çakraları dengelediğini, birçok psikolojik rahatsızlığı tedavi ettiğini belirtip üstün körü geçelim; ama Fuzûlî’nin şu çok sevdiğim beytini de analım da geçelim:
“Suya virsün bağ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâre su”
(Bahçıvan, gül bahçesini sele versin (boşuna) zahmet çekmesin. Bin gül bahçesine su verse, senin yüzün gibi (güzel) bir gül açılmaz.)
Ne dersiniz, önümüzdeki zamanlarda çiçek bahsini çok açalım mı? Biraz daha nergisten, kardelenden, sümbülden, sardunyadan, akşamsefasından falan dem vuralım. Renklere dalalım, eskilere gidelim, o kokularda kaybolalım. Ama papatya, ama gelincik, ama…
Ve Çiçek ile tamam edelim sözü:
“Gönül bahçeme öyle bir çiçek açtı ki
Çiçekten öte, çiçekten ziyade.
O çiçek öyle, öyle bir sevildi ki
Aşktan öte, aşktan ziyade…”
Çiçekler açan günlerimiz olsun.
Allah’a emanet…

















