Bazı yazarlar vardır; onların kitaplarını okuduğunuzda yalnızca bir hikâyeye değil, bir dünyanın içine girersiniz. Samiha Ayverdi de böyle yazarlardan biridir. Onu sadece bir romancı ya da denemeci olarak görmek eksik olur. Çünkü Ayverdi’nin satırlarında bir medeniyetin hafızası, bir toplumun ruhu ve kaybolan değerlerin sessiz yankısı vardır.
Ayverdi’nin dünyasında insan yalnız değildir. İnsan, ailesiyle, mahallesiyle, geçmişiyle ve inancıyla bir bütündür. Ona göre bir toplumun ayakta kalması yalnızca kurumlarla, kanunlarla ya da ekonomik güçle mümkün değildir. Asıl mesele, o toplumun hangi değerlerle yaşadığı ve bu değerleri yeni nesillere nasıl aktardığıdır.
İşte tam da bu noktada Ayverdi’nin metinlerinde kadın özel bir yere sahip olur. Kadın, değerlerin gelecek kuşaklara taşıyıcısıdır.
Onun eserlerinde kadın yalnızca bir karakter değildir. Çoğu zaman bir terbiyenin, bir ahlakın ve bir değerler dünyasının temsilcisidir. Kadın, aileyi ayakta tutan bir figür olmanın ötesinde toplumun manevi iklimini şekillendiren bir özne olarak karşımıza çıkar. Çünkü Ayverdi’ye göre bir toplumun karakteri, büyük ölçüde evlerin içinde yetişen insanlarla belirlenir.
Bu yüzden onun eserlerinde kadın karakterler çoğu zaman sabır, merhamet, fedakârlık ve ahlaki olgunluk gibi özelliklerle tasvir edilir. Bu özellikler yalnızca bireysel erdemler değildir. Aynı zamanda bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan değerlerdir.
Ayverdi’nin dünyasında annelik yalnızca biyolojik bir bağ değildir. Annelik, aynı zamanda bir değerler eğitimidir. Bir annenin yetiştirdiği çocuklar yalnızca bir aileyi değil, gelecekteki toplumun ruhunu da şekillendirir. Bu yüzden Ayverdi için kadın, toplumun öğretmenidir. Öğretmen, el üstünde tutulmalıdır.
Onun metinlerinde sık sık eski İstanbul mahallelerine rastlarız. Dar sokaklar, birbirini tanıyan insanlar, kapısı açık evler… Fakat Ayverdi bu mahalleleri anlatırken aslında mimariden söz etmez. O, komşuluk hukukundan söz eder. Bir evin penceresinin diğerinin ışığını kesmemesi gerektiğini anlatırken mimarî bir estetikten çok ahlaki bir ölçüyü dile getirir.
Çünkü ona göre medeniyet dediğimiz şey, insanın insana verdiği değerin somutlaşmış hâlidir.
Bugün modernleşme tartışmalarında sık sık eski ile yeni arasındaki gerilimden söz edilir. Ayverdi de bu gerilimi görür. Fakat o meseleyi ideolojik bir kavga olarak ele almaz. Onun asıl kaygısı taklit ile öz arasındaki farktır. Batı’yı körü körüne taklit eden bir modernleşmenin toplumun ruhunu zayıflatacağını düşünür. Çünkü taklit, insanı kendi kültüründen uzaklaştırır.
Belki de bu yüzden Ayverdi’nin metinleri çoğu zaman bir kaybın etrafında dolaşır. Ama bu kayıp yalnızca eski binaların ya da sokakların kaybı değildir. Asıl kayıp, insanın iç dünyasında yaşanan değer kaybıdır.
Ayverdi’nin satırlarında sık sık hissedilen bir düşünce vardır: İnsan kendi medeniyetini unutursa, kendini de unutur.
Bu yüzden geçmişe dönüp bakmak bir nostalji değildir; bir hatırlama çabasıdır. Hatırlamak ise çoğu zaman yeniden düşünmenin ilk adımıdır.
Bugün şehirlerimiz büyüyor, hayatın ritmi hızlanıyor, insan ilişkileri giderek yüzeyselleşiyor, sanallaşıyor. Mahalle kültürü siliniyor. Belki de bu yüzden Sâmiha Ayverdi’yi okurken yalnızca bir yazarı değil, kaybettiğimiz bir ölçüyü de hatırlıyoruz. Onun metinleri bize şunu fısıldar:
Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu imkânlarda değil; yaşattığı değerlerde saklıdır.
Ve o değerlerin en sessiz, en sabırlı taşıyıcısı kadındır.


















