Bir bahçe düşünün; geniş ve bereketli toprakları olan, yağmurun ilk damlası gibi huzur kokan. Bu bahçeyi renklendirmek için çiçeklere ihtiyacımız var: Sarı, yeşil, mor, kırmızı, pembe açan… Bahçemizin süsü, gözümüzün nuru, günümüzün şöleni…
Toprak erkeği, çiçek kadını temsil eder. Çiçekler toprak olmadan büyümez; toprak çiçek olmadan her yağmurda sulara karışır, kaybolur, köklenemez.
“Kadın erkeksiz, erkek kadınsız düşünülemez.”
Birbirinden ayırmaya kalkarsan, zaman içinde toplum gücünü ve rengini gösteremez.
Asırlardır bir feminizm dayatması ya da egemen erkek toplumları yetiştirdiler. Beynimize kadın-erkek eşitliğini yerleştirmek adına tahterevalli gibi bir uca kadını, bir uca erkeği yerleştirip birini aşağı, birini yukarı taşıdılar. Oysa denge, yaradılışlarını olduğu gibi kabul etmekten geçiyordu.
Erkek güç bakımından kadından üstündü. Bizler bunu akıl ve statü üzerinden değerlendirdik. Nisa Suresi’nde erkeğe “sen kavvamsın” dendi; kadından bir adım önde. Peki bu, kadını ezmek için miydi? Allah’ın kuralları dengeydi.
Ağır işler, savaş, ev geçindirme, aileye sahip çıkma görevleri erkeğe atanmış; çocuğuna bakma, evine ve eşine bakma görevi kadına verilmişti. Üstelik görev değil, lütuf olarak. Seni yaradan senin kalbinin içini, gücünü ve hassasiyetini biliyordu. Kadınları ağır yüklerden muaf tutarak kalbinin hassasiyeti üzere sorumluluklarını vermişti.
Kadını küçültmemiş, hatta bilakis yüceltmişti.
Sultanlara bir bakın; koltuğuna kurulmuş, her şey onlara hizmet ediyordu. Kadın da evinin ve toplumun sultanıydı. Her şey onlara daha güzel bir hayat sunabilmek içindi.
Sonra kadın iş dünyasına atıldı. İş dünyasında dahi kadın işi, erkek işi diye güçlerine göre işler ayrılmışken “araba tamir eden kadın, otobüs kullanan kadın, inşaatta çalışan kadın” diyerek erkek işlerine dahi kadını getirdiler.
Sonra ne oldu?
Kadın fıtratı gereği narin, kibar, zariftir. Piyasada işsizlik, “evlenecek erkek kalmadı” gibi şikâyetler, “kadın olduğumu hissetmek istiyorum” gibi yankılar yükseldi. Sonra yine en başa döndük: yaradılışımıza.
Kadın elbet çalışsın; ama kendi zarafetini ve fıtratını ortaya koyabilecek mesleklerde. O vakit ne kadınlar erkek gibi erkek arar ne de erkekler kadın gibi kadın.
Özümüzü takip edin. Ne zaman yoldan çıkarsanız denge bozulur, toplum bozulur.
Acıların, hüzünlerin ve problemlerin ana kaynağı kabul etmemektir. Ne vakit kabule geçersin, o zaman acı eşiği düşer, hüzün boyut değiştirir, yaşam dengelenir…
Bunların hepsi Allah’ın emridir; seni zorlamayan, fıtratına göre sana yön çizen. Feminizm bir oyun! Toplumları çökertmek adına…
Kâinat kurulduktan sonra ilk işlenen günahtır feminizm: Hz. Âdem’e secde etmeyen İblis’in günahı.
Şimdi anladınız mı toplumlara inceden inceye işlenen oyunu?
Koltuğuna yaslanıp hanım olmak bu kadar zor mu? Zoru seçmeyi bize güç olarak dayattılar. Sen çiçeksin! Narin ve naif… Kırılırsın, üzülürsün, solarsın. Bırak toprağın seni ayakta tutsun; beslesin, canlandırsın, renk renk açmana fırsat versin.
Toprağın filize, filizin toprağa ihtiyacı var.
Herkes yaradılışını kabul edip ona göre yaşadığı vakit, gör bak; gözler nasıl da şölen eyler doğanın manzarasını.
Kadın ve erkek, siz birlikte güzelsiniz.
Zariyat Suresi 48-49. Ayet:
“Yeri de biz döşedik… Ne güzel döşeyiciyiz! Ve düşünüp ibret alasınız diye her şeyi çift yarattık.”
“Ben erkeğim, her şeyi yaparım.
Ben kadınım, sana yenilmem.”
Toplumu çürütmeye çalışıyorlar. Herkesin bir çifti var: kadın ve erkek olarak. Kadın erkeğe, erkek kadına muhtaç! Bunu kabul etmemek kibirdir. İblis kibir yaptı, şeytan oldu.
Sen sadece doğanı yaşa. Bırak doğasının dışına çıkanları… Nasıl yorulacaklarını ve hataya düşeceklerini göreceksin.
Ben kadınım; bahçenin rengi.
Sen erkeksin; doğanın gücü.
Biz birlikte güzeliz.
















