Kapkara bir panter, durmaksızın, hızlı ve kendinden emin adımlarla üzerinize doğru geldi mi hiç? Benim geldi.
Üstelik o bana yaklaştıkça ben de ona doğru yürüyordum. Göz göze gelmekten kendimi alamıyordum; bakışları soğuk ve keskin, neredeyse dokunur gibiydi. Yaklaştıkça içimi bir korku sardı. Ama geç fark ettiğim bir şey vardı: Yaklaştıkça küçülüyordu.
Nasıl olurdu? Yaklaşan bir şey nasıl küçülürdü?
Bir an duraksadım. Nefesimi tuttum. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Göz göze, boyunlarımız birbirine çevrili hâlde yürümeye devam ettik. Birkaç adım sonra yan yana geçtik. Gözlerimi ayırdım. Daha fazla dayanamazdım. Ardından dönüp arkamdan uzaklaşan o “şeye” baktım.
Diz kapağıma bile ulaşmıyordu. Bir kediydi. Kapkara bir kedi. Gözleri buz yeşiliydi; keskin ve sakindi. Evet, bir kedi.
Korkularım da böyleydi. Yaklaştıkça büyüyen, yüzleştikçe küçülen…
İçine düştüğüm o karanlık anlar, çaresizliğin daralan duvarları gibi üzerime gelirdi. Sanki görünmeyen bir bataklıkta çırpınır gibi… Ne kadar debelensem o kadar içine çekilirdim. Ve tam o anda bir ses.
“Dur,” diyen bir ses. “Sakin ol.” Küçük bir çocuk kadar ürkek ama inatla umutlu. “Geçecek,” der. “Bugün değilse yarın.”
Durup dinlediğimde o ses, beni dibe batmaktan kurtarır. Hatırlatır: Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Ne korku. Ne karanlık. Ne de insanın içine çöken o ağırlık.
Her şey zıddıyla var olur. Gece varsa sabah da vardır.
İnsan ne zaman durup kendini dinler, işte o zaman sular durulur. Kalp sakinliği seçtiğinde önce kendine kulak verir. Yüreğini eline alıp yola çıktığında, yol da yavaş yavaş açılır.
Korkular küçülür. Karanlık çözülür. Ve hayat olması gerektiği gibi akmaya devam eder.
Olacak olan yine olur. Hep olduğu gibi.
Bir döngü başlar, biter… Ve yeniden başlar.
Ama sen artık bilirsin: Üzerine yürüdüğün her korku, küçük siyah bir kediye dönüşür.



















