İnsan nefsi, doğası gereği birer kale gibi inşa ettiği fikirlerinin kuşatılmasından hoşlanmaz.
Gençliğin o ateşli dehlizlerinde, tartışmayı bir kılıç kuşanma sanatı sanırız. Karşımızdakini susturmayı, kelimelerle alt etmeyi ve son sözü söyleyenin mağrur edasıyla sahadan ayrılmayı “kazanmak” zannederiz.
Oysa zaman, en keskin kılıçları bile körelten bir usta olarak bize şunu öğretir: **En büyük yenilgilerimiz, kazandığımızı sandığımız tartışmaların enkazı altında gizlidir.
Kazanılan her tartışma, egonun sahte sofrasına atılmış bir lokmadır. İnsan, “haklı” çıktığında sadece kibrini besler, gururunu okşar ve olduğu yerde saymaya mahkûm olur. Bu sahte zaferler, zihni bir konfor alanına hapseder; çünkü değişmeye, dönüşmeye ve gelişmeye ihtiyaç duymayan bir “bilmişlik” zırhı kuşanılmıştır artık. O noktada gelişim durur, ruh sığlaşır ve insan kendi doğrularının gardiyanı haline gelir.
Asıl uyanış, kaybettiğimiz sahalarda başlar. Mağlubiyet, nefsin üzerinden ağır bir yük gibi geçtiğinde, geride kalan o ezilmişlik aslında bir toprağın sürülmesi gibidir.
Canımız yanar, haddimiz bildirilir, gururumuzun kuleleri yerle bir olur. Ancak tam o enkazın içinden ‘derin bir sorgulama” filizlenir.
Kaybetmek, bizi kendimize getirir; bizi “bizden” dışarı çıkarıp dışarıdan bir gözle kendimize baktırır. Nefsin o çiğliği, ancak bu tür sarsıntılarla pişer.
Modern çağın en büyük trajedisi, her şeyi bilme iddiasındaki insanın, bildiğinin hamalı olmasıdır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) dillerden düşmeyen o muazzam yakarışı, bugün her zamankinden daha hayati bir anlam taşır:
“Allah’ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” (Nesâî, İstiâze, 13.)
Kör ve topal olan eksik bilgimizi, bir de yıkıcı bir tartışmanın yakıtı haline getirdiğimizde; hem kendimize hem de muhatabımıza verdiğimiz zarar telafi edilemez bir boyuta ulaşır.
İlim, bir silah değil, bir şifadır. Eğer bir bilgi bizi tevazuya değil de kibre götürüyorsa, o artık bir nur değil, bir kirdir.
Tartışmanın gürültüsünden uzaklaşmak, dünyadan el etek çekmek değil; aksine, dünyanın gürültüsünü içimizde dindirmektir.
Artık stratejimiz “susturmak” değil, “anlamak” üzerinedir.
- Olayları bir çatışma odağı olarak değil, bir ders levhası olarak görmek.
- Her söze cevap vermek yerine, kelamın kıymetini bilmek.
- Sözün toprağını (ortamı) ve vaktini gözetmek.
Bugün gelinen noktada susmak; bir acizlik değil, aksine en büyük eylemdir.
Sadece kıymeti olanın konuşulduğu, dinlenmeye değer kulakların bulunduğu ve ortamın o sözü taşımaya muktedir olduğu anlarda dökülen birkaç kelam; saatlerce süren gürültülü tartışmalardan çok daha derin izler bırakır. İnsan, sustukça derinleşir, yenildikçe büyür ve iddia etmeyi bıraktıkça hakikate yaklaşır.
Kibrin beslendiği o sahte kürsüleri terk edip, mahviyetin sakin limanına sığınmak, bir insanın kendine verebileceği en büyük ödüldür.


















