Bir insan ne zaman gerçekten kaybolur? Öldüğünde mi? Yoksa adını anan son kişi sustuğunda mı?
Gazze’ye her gün bombalar düşüyor. Evler yıkılıyor, çocuklar yetim kalıyor, anneler evlatlarının ardından gözyaşı döküyor. Fakat bütün bunların ötesinde daha sessiz, daha görünmez bir felaket yaşanıyor: unutulmak…
Belki de Gazze’nin en büyük yarası budur.
Çünkü zulüm sadece kurşunla işlemez. Bazen sessizlikle de büyür. Bazen dünyanın başka gündemlere yönelmesiyle, bazen ekranlarımızı kaydırıp geçmemizle, bazen de “Artık elimizden ne gelir ki?” diyerek vicdanımızı teskin etmemizle…
Kendimize dürüst olalım. Gazze gerçekten mi yoruldu? Yoksa biz mi yorulduk?
Orada insanlar açlıkla mücadele ederken, biz hangi meseleleri büyüttük? Hangi önemsiz tartışmaları saatlerce konuştuk? Hangi dünyevî hesaplar, bir çocuğun feryadından daha önemli hâle geldi?
Bu soruları başkalarına değil, önce kendimize sormalıyız. Çünkü değişim, suçlu aramakla değil, aynaya bakmakla başlar.
Belki Gazze için savaşamayız. Belki sınırları aşamayız. Belki acıları tamamen durduramayız. Ama unutmamayı seçebiliriz.
Bir paylaşımı ihmal etmemeyi… Bir duayı ertelememeyi… Bir yardım imkânını küçümsememeyi… Bir hakikati dillendirmekten vazgeçmemeyi…
Bugün Gazze’ye bakışımız, yarın tarihin bize bakışı olacaktır.
Ve belki yıllar sonra bize şu soru sorulacak:
“Onlar enkaz altındayken siz ne yapıyordunuz?”
İşte o gün vereceğimiz cevabı, bugün attığımız adımlar belirleyecek.
Gazze’nin sesi olmak, dünyayı değiştirmeyebilir.
Ama bizi değiştirebilir.
















