Soyut bir kimlik, bu cümle dahi çokça bilinmezlik barındırmakla birlikte anne karnında kim olduğumuz bilinmiyorken – henüz ortada kim yokken – yedi göbek sülalemizle bize takılan bir kimlik; bilinçaltı ya da bilinçdışı.
Bebeklerin ana dillerini annelerinden öğrenmeden evvel annelerine bebekçeyi öğretmeleri, “küçük dilini yutmak” deyiminin çıkış noktası olmalı bence. Ağlayan bebeğinin ses perdesinden, ses tonundan, duraksama sayısından; acıktığından mı, uykusuzluktan mı, gazdan mı ağladığını anlayan anne. Ve bebekçeyi, gülümsemeyi, çiğnemeden daha zor bir eylem olan emmeyi öğrenmiş halde kucağa gelen bebek; tatlı bebek, şirin bebek, bal bebek…
İnsan hastalık, ölüm, doğa karşısında kendini aciz hisseder ya, ya kendisi karşısında? Yaptığı çoğu davranışın nedeniyle ilgili en ufak fikrinin olmaması, insanın karşısındaki bu kaskatı biçarelik, acizlik eşiğini epeyce zorlar. Düşünsenize, kullandığı arabasının neden sağa sola döndüğünü bildiği halde çoğu eylemlerinden bihaber olmanın zavallılığını.
Bilinçdışının katakulleleri bununla da kalmaz; aldığımız –ı zannettiğimiz– kararların çoğunun tam merkezinde, üstüne geçmiş deneyimlerimiz, inançlarımız, değerlerimiz, cerahatlarımız, duygularımız kat kat giyinmiş halde el sallar bize. Lokantada listeden yemek beğenirken o kararı çoktan vermiştir, bize zaman tanır sadece.
Bir durum ya da olay karşısında, benim bilincim olmadan gelişmeyle ilgili tarama yapan, olayı yaşadığım kişi hakkında çağrışım ağları oluşturan, yapacağım hamleleri belirleyen bu yapıyı belki oksijen tüpüne benzetebiliriz. Birazı doğmadan, kalanı doğduktan sonra doldurulmuş haliyle hayata daldığımız andan beri bizimle.
Kendini bilincine bırakmış insana, beklemediği anlarda adeta “ceee” yapan soyut bir yapı. Bilinçaltının isim babası Leibniz, “Bilin düşünür, bilinçaltı algılar.” der. Gerçekten de bu iki kavram, bu iki kelime kadar yakın mıdır birbirine? Dil sürçmesi, göz dalması, içe doğma, ilham verme, rüya. Özellikle rüya… Her gece yaşanan ama insana hiçbir tecrübe bırakmayan bir hakikat. Zaman-mekân üstü bir mekânda işlenen, işleyenin muamma olduğu bir mahiyet.
Bazen ses daha sert, hırpalayıcı boyutta çıkar. Kısır bir döngünün içine atarak seni. Döngüyü kırıp durabilen, gerekli dersi alabilen varsa ne âlâ. Çoğumuz ancak döngü içinde bunalmış, bulanmış bir halde eşekten düşmüşe dönüyoruz. Sınır koyamadığımız için çokça canımızın yandığı bir senaryoya atar bizi. Kafamızda kurup beklediğimiz, aklımızdakine denk o vakit geldiğinde aldığımız kararların sırra kadem basmadaki kararlılıklarını görünce yine aynı can acıtıcı hâl. Bazen de hastalıkların içine atar. Yönetici künyesiyle mi yapar bunu, yoksa aceleci, duygusal, müşkülpesent, bir an evvel fark edilmek isteyen tarafıyla mı? Bizimle ilgili bize dokundurduğu ipuçlarıyla geçmişimizi gıdıklayarak oraya dikkat kesilmemizi, ipuçlarını birleştirerek yeni bir ben yapmamızı ister belki de, kim bilir?
İki çocuğun yaptığı resim birbirine çok benziyor: ev, baca, bacadan çıkan duman. Resim yorumlandıkça birinin ailesinde mutluluk, huzur olduğu; diğerinin ailesinde mutsuzluk, belki de şiddet olduğu sonucuna varılıyor. Fark, dumanın tonu, yoğunluğu. Çocuk eserine yaşam deneyimini, duygusunu –bilinçaltını– yansıtıyor. Yaptığı analitik çalışmalarla bireylerin sanat alanındaki mahirlik cevherlerinin bilinçaltından kaynaklandığını fark ederek hastalarının resimlerini tedavilerinde kullanmış İsviçreli psikiyatr olan Jung. Öyleyse bilinçaltı, ressamın fırçasını, yazarın kalemini, fotoğraf sanatçısının makinesini tuttuğu elinde ana damar olarak işlev görmekte.
Onca düşünce ve araştırma sonucu bilincimiz, eylemlerimizin, cümlelerimizin, düşüncelerimizin %10’u kadarını kaplayabiliyormuş. Bu sonuç, insanın akıl dışı, bilinç dışı bir varlık olduğu gerçeğini bırakıyor avuçlarımıza. Bu gerçek, hiçbir zaman kendimizi yakalayamayacağımızı söylüyor; aynada gördüğümüzü zannettiğimizi söylüyor; bu gerçek susacak gibi görünmüyor. Peki böyle olmasaydı, üzerimizdeki hâkim gücü biz belirleseydik hangisini seçerdik; bilinci, bilinçdışını mı?
İnsan, varlığının farkında olan tek canlı. Zaman bilinci, geçmiş-gelecek bilinci, varoluş bilinci, anlam bilinci bize ait. İnsan, bunca farkındalığı nasıl sağladığının farkında olamayan tek canlı. Açıklama: Bilinç, beynin ve sinir hücrelerinin henüz açıklama getiremediğimiz karmaşık bir takım hesaplamalarının sonucu. Açıklama: 2000’li yıllardan itibaren nörobilimin gelişmesiyle bilincin beyin üzerinde bir varlık olabileceği, hatta kuantum bir varlık olabileceği yönünde. Elde var, sıfır. Bize dış dünyadan haberler veren bilinç, kendisi söz konusu olduğunda kara bir kutu.
Bilinç, üzerimize dökülmüş bir çeşit reçine gibi. Hayaller, rüyalar, sanat, manevi lezzet ile bu reçineyi törpülemek, inceltmek, belki de unutmak… Gerçekten insan bilinçli oluşunu unutmak ister mi?
Aynanın karşısında sabit bir şekilde ıslık çalarak saçlarını tarayan kişinin, durmadan dönen bir gezegende yaşadığını bilmesi ne kadar heyecanlandırır onu?
Sağlığına ve cebine zararı olacağını bile bile içmeye devam eden müptela.
Çalışmasından, sesinden bihaber bir kalbi olduğuna ne kadar dikkat kesilir insan? Görünen o ki bilinç, duyguya –bilinçaltına– asılmadığı müddetçe yerde sürünen, kirlenen bir palto gibi.
Bilinç, etrafı uçurumlarla çevrili tarla sanki. Ekip biçmek, ayrık otları ayıklamak, bakımını yapmak; hepsi eni konu sorumluluk. Bir yerden sonra daraltan, adım adım uçuruma yönelten. O meşhur sayı: iki seçenek. Uçuruma düşmek ya da gökyüzüne yönelmek…

















