Kar yavaşça birikir zirvelerde ve yavaşça erir. Kış karanlığı, kasveti, eve kapanmayı anlatır ya çoğu zaman; acaba hangi mevsim, işler ne kadar kötü giderse gitsin, yeni temiz beyaz bir sayfa açılabileceğini öğretir insana? Ve hangi mevsim, başından aşağıya oyuncak yağdıracak denli eğlencelidir? Hangi mevsim zorluğun lezzetini takıp yakasına dolaşır rüzgâr rüzgâr… Yavaşça fısıldar yağan kar; her bir atomun aynı olması da sır, kar tanelerinin farklı olması da. Göremezsen elektron yine döner, kar yine yağar; görebilirsen hayret olur, haşyet olur, aşk olur.
Çizgiler yavaşça atılır yüze; her biri bir doğumu hatırlatır. Kimi yeni doğan bir kahkahayı, kimi yeni doğan gözyaşını, kimi yeni doğan güneşi… Yeni bir doğuşa doğru çizgi çizgi yol yapan kırışıklıklar aşk olsun.
Cenin yavaş yavaş kavuşur kalbine, beynine, kemiklerine, göz rengine. Doğduğu evi yavaş yavaş yuva yapar; ağlarken, gülümserken, emekler, adımlarken; sonra adım adım uzaklaşır. Duvarlara, kapı kollarına, evin direklerine değin nasıl sindiğini, burnunun direği sızlayınca fark eder anne baba. Ardından bakarken “aşk olsun” der; aşk olsun, daha şu kadarcıktı doğduğunda, ne ara…
Gözyaşı, duyguların kokusu; damladığını yavaşça içine hapsedip insanın başından alıp götüren, sineyi hafifleten, ferahlatan… Gözyaşı, geçmişin kokusu; damladığı anıyı hatırlatıp tekrar yaşatan… Bu muazzam etki için kullandığın sadece su ve tuz, öyle mi? İnanılır gibi değil. Bence asırlar öncesine ait bir gözyaşı şişesinde, henüz buharlaşmamış atandan öğrendin işin sırrını ve şimdi saklıyorsun; aşk olsun.
Gökyüzü, goncaların açılışına şahitlik ederken içi kıpır kıpır; ilkbahar savurdukça kokusunu, dünyanın yarısının aklını başından alır yavaşça. Birinden diğerine kondukça zarafet içen gözler, çiçeklerin ilkbahar bekleme salonundayken seyreyledikleri Güzel’i merak eder; kamaşmış ve bu salonun önünde bir evren beklemeye gönüllü halde.
Yükselir ay gökyüzüne yavaşça; yükseldikçe kaya kadar sert ve karanlık gecenin içine girer; sertliğini, karanlığını parçalar, dağıtır. Geceden kopan her bir parçayı şiir sahiplenir, dert sahiplenir, türkü sahiplenir ve ay yavaşça alır gönlünü hepsinin. Bakarsın geceden kalma kadehlerin içinde som mehtap. Korkarsın birden; aysız bir dünya dersin, nasıl da solgun olurdu, nasıl bir kör kuyu, nasıl da mızmız… Tüm bunlar olurken, başının üstünde, yastığın üstünde uyuyabilen âşık; aşk olsun.
Duygu ununa bulanmış kelimeler, gönül fırınında mısralaşır yavaşça; yavaşça düşer bir resim kâğıda ve yapraklar: sarıya, turuncuya, kırmızıya, sonbahara. Dökülen yaprakların sessizliğini dinleyerek hayran hayran bakarsın ve dersin; ölümü bu kadar güzel resmeden ressam, aşk olsun.
Beyinde oluşturulan sinir ağlarına zıt, gönül bağlarını yavaşça dokur. Kimlere kapını açacağın, gönlünün özel iznine tabi ve örme becerisine. Dokudukça herhangi biri dostun oluverir yavaşça; yarenin, ahretliğin… Dokudukça herhangi biri eşin oluverir; hayat arkadaşın, yoldaşın. Yalnız nedendir bilinmez, bu bağları pamuk ipliğiyle örer gönül. Göbek kordonuyla ördüğü bağlar vardır mesela; “9 ay artı bir hayat boyunca”. Dünyadaki dünyanın güneşi örülür her bir ilmekle; sıcacık mı edecek seni, yakacak mı ya da gri bulutlar ardına mı saklanacak, bu ilmekler belirler bunu. Rabbinin seni yoklukta görüp sevmesiyle başlayan bir bağ hikâyesi var bir de, şah damarıyla dokunan. Örüldükçe çakı gibi bir “bahtiyar” çıkar senden; örüldükçe yalnızlık sökülür yakandan yavaşça. İçinde büyüyen çiçeklerin birbirine değen hâli, akıl mı bırakır insanda?
Yavaşça yükselir güneş gökyüzüne; ilk neye değer keskin ışınlar, ağaçlara mı, bulutlara mı, insanlara mı… İnsanlara mı? Güneş, kâinat sahnesinde tüm tiyatrosunu insan için oynarken, insanın ondan kremlerle, gözlüklerle, çatılarla kaçması ne garip.
Ve sen, sevgili yazar; gün içinde güneşin doğuşunu ve batışını fark edemeyen insana, aynı açıyı kullandığı hâlde doğan güneşin daha parlak, hayat doluyken, batan güneşin daha aygın, baygın, daha maşuk oluşunun hikmetini anlatmaya niyetlenen sana da aşk olsun…

















