“Tiyatro bir direniştir. Öyle bir direnirsiniz ki bu yolculuğun bir parçası olmak onur vericidir. Alabildiğine korkunç bir biçimde büyüyen zalim çarklılara sahip kapitale boyun eğmeden alkışlanırsınız. Üstelik istemeyenler dahi alkışlar, güçlü halkın baskısı karşısında. Sonra toplumun topyekûn sorunları işlenir o perdenin sınırlı görünen sınırsız evreninde. Ancak bu sihirli evreni belirli bir bilince sahip insanlar anlamlı kılar. Öyle büyük bir dayanışmadır ki gözünüzün önünde olup biten pislikleri sahnede haykırma imkânı edinirsiniz.”
Yazdığı yazıya büyük bir gururla baktı ve geriye doğru yaslandı. Ama kim bilir başına neler gelecekti. “Gelecekti.” Sahi, bir geleceği var mıydı bu işte? İşin içine girmeden karar veremezdi ama bu işi yapan arkadaşlarından birçoğu intihar edip gitmişti. Onun kaderi böyle olmamalıydı. O her zaman direnecek ve sonunda açtığı davayı da kazanacaktı. Oğlunun kokusunu unutur muydu? Yok ya, unutmazdı herhalde. Sonuçta çocuğu doğuran oydu. Ama o adi herif öyle bir çekip almıştı ki elinden, yer yer oğlunun adını hatırlamak için kendi adını dahi unutuyordu.
Önceden çok fazla şiir yazar, oyundan sonra arkadaşlarına da okurdu. Annesi Füruğ koymuştuk adını. Belki onun gibi, “Yaralarım Aşktandır.” Ama yok, onun yaraları yemek yaparken yanan et parçalarından, evin içindeki takım elbiselerle oynadığı saklambaç oyunlarındandı. Bir gün takım elbiseyle yakalamaca oynayacakken yanlışlıkla ebe diyeceğine eve demişti. Hemen elbiseyle kollarını kocaman açıp iyi bir cevap vermişti. Bu cevabı hakketmişti de zaten. Öyle ağır aksak, oturaklı olmazsan böyle cezanı çekersin işte. Oyunlardan en sevdiği ise çatlak patlaktı. Canı isteyene kadar oynardı. Her yemek bunu yapardı. Gelen komşuları da sayesinde bu oyunu yer yer oynadıklarında daha güzel yemek yaptıklarını söyleyince yer yer gurur kapladı içini.
Dışarı çıktı, biraz da dışarıdakilere bu oyunu yaymak için. Ancak hiç kimse yoktu. Koştu, koştu, koştu. O kadar. Su içmek istedi ama burada nerede?
Küçük, oldukça küçük bir uğur böceğine rastladı. Uğur böceği ona bir şeyler fısıldayarak gibi oldu ama öyle sert bir rüzgâr esti ki parmakları bu hıza yetişemedi. Gözlerini kapatıp kendini kapamak istedi. İnsanlar yüzüne garip garip bakıyordu. Ne vardı halinde, hiç mi deliren ve kış vakti terlikle çıkan kadın yoktu aralarında? Delilik bazen iyidir ama bir kambur gibi üzerine çökerse sıkıntı işte. Çünkü insan topluma ayak uydurmak zorundadır. Eğer öyle şeyler olmazsa İran’daki gibi bir gece nereden geldiğini şaşar insan. Acaba Füruğ yaşasaydı, yaşadığı ülkenin bu hâline ne derdi? Böyle şeyleri düşünmenin sırası değil, diye düşünürken…
Binlerce küçük kız çocuğu gördüm evlerin önünde. Her biri birer canavarmış gibi yerde gördüğü uğur böceklerini yerle bir ettiler, korkunç kan kokan postallarıyla. Yaşlı bir nene elindeki şişeyi olanca gücüyle kaldırdı. Bağırarak anlamsız bir şeyler haykırmaya başladı.
Sonra korkutucu bir balistik sesi, her şeyi yerle bir ettiği bir varoluş. Her şeyi yerle bir ettiği bir varoluş. Yaşlı nene hunharca şişeyi kaldırdı ve önünde duran mavi gözlü sarışın kız çocuğuna şişeyle saldırmaya ve olan gücüyle yerdeki uğur böceklerini ayağıyla çiğnedi. Ancak o her vurdukça kökleri daha da sağlama oturacaktık. Füruğ önünde duran sayfayı olanca gücüyle kapadı.
NOT: İçerisinde her daim yer almaktan onore olduğum tiyatronun bu ay özel günlerinden birine tanıklık edeceğiz. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. Sahne hep hayatınızda yer alsın. Ayrıca tüm İslam âleminin de Ramazan Bayramı’nı kutlar, bugünlerin hayırlara vesile olmasını dilerim.


















