Yazgı
Mezopotamya, insanlık tarihinin en eski yerleşim alanlarından biri olmasının yanı sıra, toplumsal yapıların da en köklü ve dirençli biçimlerini barındıran bir coğrafyadır. Bu coğrafyada gelenek, yalnızca geçmişten devralınan bir kültürel miras değil aynı zamanda bugünü belirleyen güçlü bir toplumsal mekanizmadır. Berdel uygulaması, erken yaşta evlilikler, kadınların eğitimden dışlanması ve kuşaklar boyunca aktarılan sessizlik, Mezopotamya’nın sosyokültürel yapısını anlamada kritik başlıklardır.
Berdel
Berdel, en yalın hâliyle iki ailenin kız çocuklarını karşılıklı olarak evlendirmesi şeklinde tanımlanır ancak bu tanım, uygulamanın kadınlar üzerindeki etkisini açıklamakta yetersiz kalır. Berdel, kadını birey olmaktan çıkararak bir değişim nesnesine indirger. Kadının rızası, eğitimi ya da kişisel geleceği bu sistemde tali unsurlar hâline gelir. Mezopotamya’nın kırsal bölgelerinde hâlen izlerine rastlanan bu uygulama, ataerkil düzenin sürekliliğini sağlayan görünmez bir sözleşme gibidir.
Eğitimsizlik ve Sessizliğin İnşası
Bu düzen içinde kadın, çoğu zaman okuma yazma bilmeden yetişir. Eğitimden mahrum bırakılan kadın, yalnızca harfleri değil hak talep etmeyi, kendini ifade etmeyi ve itiraz etmeyi de öğrenemez. Okuma yazma bilmeyen kadın, kamusal alanın dışında tutulur sesi evin duvarları arasında yankısız kalır. Cehalet burada bireysel bir eksiklik değil, sistemli bir sonuçtur. Bilginin kapalı tutulması, itaatin sürekliliğini sağlar.
Kardelenler Direncin Kırılganlığı
Kardelen metaforu, bu bağlamda özel bir anlam kazanır. Kardelen, en sert kış koşullarında dahi toprağı yararak açan bir çiçektir. Mezopotamya’da okuma yazma öğrenen, kendi kaderine dair söz söylemeye başlayan kadınlar da birer kardelen gibidir. Toplumsal baskının, yoksulluğun ve geleneksel dayatmaların arasından filizlenirler. Ancak her kardelen baharı göremez çoğu, daha açmadan kırılır.
Mezopotamya’da berdel uygulaması, kadınların eğitimden dışlanması ve okuma yazma bilmeyen kadınların yaygınlığı, birbirinden bağımsız olgular değil aynı ataerkil yapının farklı tezahürleridir. Bu yapı, kadın bedenini ve kaderini aileler arası bir denge unsuru olarak görürken, bilgiyi ve eğitimi bilinçli biçimde sınırlandırarak itaat kültürünü yeniden üretir.
Kadınların eğitime erişiminin engellenmesi, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil toplumsal gelişimin önünde yapısal bir engeldir. Okuma yazma bilmeyen kadın, hukuki haklarını bilmez bilmediği için talep edemez, talep edemediği için görünmez kılınır. Bu görünmezlik, gelenek adı altında meşrulaştırılır ve kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bu bağlamda Mezopotamya’daki kadın meselesi, romantize edilecek bir kültürel farklılık değil, eleştirel biçimde ele alınması gereken sosyopolitik bir sorundur. Kardelen metaforu direnci simgeler ancak toplumsal sorumluluk, yalnızca direnç öykülerine hayranlık duymakla sınırlı kalamaz. Asıl mesele, kardelenlerin neden kışta açmak zorunda bırakıldığıdır.
Mezopotamya’nın geleceği, gelenekle değil adaletle şekillendiği ölçüde dönüşecektir. Kadını sessizliğe mahkûm eden her yapı, bu coğrafyanın tarihsel yükünü ağırlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Eğitimli, söz sahibi ve özgür kadınlar ise Mezopotamya’nın yalnızca yarını değil bugünü için de zorunluluktur…
Ortak Sorumluluk ve Yön Değiştirme
İnsanoğlu mezhep, ırk ve renk ayrımı gözetmeksizin duyarlı ve bilinçli olmayı, ertelenemez bir ahlaki sorumluluk olarak görmek zorundadır. Toplumsal sorunlar, kimlikler üzerinden parçalanarak değil insanlık ortak paydasında birleşilerek aşılabilir. Bu bağlamda kadın meselesi, belirli bir coğrafyanın ya da kültürün tali bir problemi değil evrensel bir vicdan sınavıdır.
Kadınların mahremiyet ve emanet olarak görülmesi, onları edilgen ve sessiz bir konuma hapsetmek anlamına gelmemelidir. Aksine emanet bilinci, korumayı değil hakkı teslim etmeyi, sözü iade etmeyi ve adaleti tesis etmeyi gerektirir. Kadını koruma iddiasıyla onu hayattan dışlayan her yaklaşım, sorumluluk değil tahakküm üretir.
Coğrafyanın kader olarak kabul edilmesi ise değişimin önündeki en büyük zihinsel engellerden biridir. Bu kabulleniş, eşitsizlikleri doğallaştırır, adaletsizliği sıradanlaştırır. Oysa kader olarak sunulan pek çok yapı, insan eliyle inşa edilmiş ve yine insan iradesiyle sürdürülen düzenlerdir.
Bugün gelinen noktada bu anlayış, yön değiştirmeyi hak etmektedir. Sessizliğin erdem sayıldığı, eşitsizliğin kaderle açıklandığı her yapı sorgulanmalıdır. Mezopotamya’nın ve benzeri coğrafyaların geleceği, kabullenişte değil bilinçte ve sorumlulukta şekillenecektir.
Sessizlik gelenek olduğunda, Adalet yetim kalır…
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.
















