Görünür olmak için her şeyini paylaşanlar, aslında kendilerine ait hiçbir şey bırakmayanlardır.
Modern çağ, görünür olmayı neredeyse bir varoluş şartı hâline getirdi. Paylaşmayanın eksik, göstermeyenin geride kaldığı bir algı inşa edildi. Oysa insan, gösterdiğinin çok ötesinde bir değere sahiptir.
Bunu fark ettiğiniz an, insanların merkezinde olmadığınızı, hatta çoğu zaman sandığınız kadar umursanmadığınızı da fark edersiniz. İşte tam o noktada, yanlış zamanlara ve yanlış amaçlara harcanan çabanın boşluğu belirginleşir.
Bu boş çaba yalnızca zihinsel bir yorgunluk oluşturmaz; geri gelmeyecek zamanı da tüketir. Oysa zaman, hayatınızda gerçekten kıymetli olan insanlarla paylaşmanız gereken en sınırlı kaynaktır. Hayat, tekrarı olmayan, dönüşü bulunmayan tek yönlü bir yolculuktur.
Bu yüzden insanın kendine şu soruyu dürüstçe sorması gerekir:
Görünür olmaya çalışmamın nedeni kendim miyim, yoksa bastırılmış duygularımla fazlaca önem verdiğim “el âlem” mi?
Sessizliğini koruyan insan derindir; her şeyini sergileyen ise çoğu zaman boştur. Psikolojik araştırmalar, içsel doyumun sessiz yaşandığını; dış onaya bağımlı mutluluğun ise sürekli sergilenme ihtiyacı doğurduğunu gösteriyor.
Gerçekten iyi olan şeyler, başkalarını ikna etmek zorunda değildir. Çünkü amacı izlenmek değil, kişinin kendisini tatmin etmesidir. Buna karşılık, sürekli ve yüksek sesle sunulan her şey bir tür reklama dönüşür. Reklamın ise mutlaka bir müşterisi vardır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken ayrım şudur: müşteri tüketir.
Hayatınıza dair detayları, eğer bu kişiler en yakınlarınız değilse, paylaştığınızda dışarıdan görünen şey “özel bir yaşam” değil; metalaşmış bir hayat algısıdır. Nitekim literatürde, mahremiyet sınırlarının aşırı ihlal edilmesinin benlik algısı, özsaygı ve psikolojik dayanıklılık üzerinde yıkıcı etkiler bıraktığını ortaya koyan çok sayıda çalışma bulunmaktadır.
Daha da çarpıcı olan şudur: Ceviz kabuğunun içindeki gerçek hayat ile dışarıda sergilenen kurgu arasındaki farkı en iyi bilenler, hayatınıza en yakın olanlardır. Buna rağmen, sizi izlediğini düşündüğünüz kalabalıkların çoğu için siz ne hayranlık uyandıran bir figürsünüz ne de gerçekten önemsenen biri. Aksine, sınırlarınızı silerek hakkınızda yıkıcı yorumlar yapılmasına bizzat alan açmış olursunuz.
Herkese açılan hayatlar, kimseye ait değildir.
Bilinmeyen merak uyandırır; sınırları olan yaşamlar özel bir nitelik taşır. Buna karşın herkese açık hayatlar, kapısı ardına kadar açık, herkesin girip çıktığı bir eve benzer. İçeride yaşayanın mahremiyeti kalmaz; giren çıkan ise sözleriyle, bakışıyla, yargısıyla evi kirletir.
Şu soruyu sormak gerekir: Tanımadığınız insanları evinize alır mısınız?
Ne yediğinizi, nerede olduğunuzu, kiminle olduğunuzu onlarla paylaşır mısınız?
Cevabınız büyük ihtimalle “hayır”dır. O hâlde yapılan nedir? Sergilenen, mahremiyetin camdan bir vitrine dönüştürülmesinden başka ne olabilir?
“Değerli olan vitrine konmaz; saklanır, korunur.”
Siz, yaşamınız, aileniz, çocuklarınız ve dostlarınız neden birer vitrin ürünü olsun?
Elbette yakın dostlarla ve güven ilişkisi içinde yapılan paylaşımlar bu eleştirinin dışındadır. Ancak tanımadığınız, ayda yılda bir selam verdiğiniz insanların önüne serilen her detay, sizi özel kılmaz; aksine sıradanlaştırır.
Bu noktada literatürde sıkça karşılaşılan bir kavramı anmak gerekir: Oversharing.
Oversharing; kişinin özel hayatına, duygularına, ilişkilerine ya da mahrem bilgilerine dair gerekenden fazla ve sınırsız paylaşım yapmasıdır. En yaygın olarak sosyal medyada görülür; ancak yüz yüze ilişkilerde de karşımıza çıkar.
Araştırmalar, bu davranış biçiminin kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede bireyin sınır algısını zayıflattığını ve psikolojik bütünlüğünü tehdit ettiğini ortaya koymaktadır.
Unutulmamalıdır ki:
Mahremiyetini kaybeden insan, kalabalıkta görünür olur ama kendini kaybeder.
















