Doğu’da çocuk olmak, coğrafyanın sertliğiyle insanın sıcaklığı arasında kurulan o ince dengede büyümektir. Şehirli bir çocuğun hayal etmekte zorlanacağı kadar zor, ama bir o kadar da gerçek bir çocukluktur bu.
Doğu’da çocukluk denince akla gelen ilk renk beyazdır. Ama bu, kartpostallardaki gibi sadece izlemesi güzel bir beyazlık değildir: Kar tatili değil, kar mücadelesi ile başlar. Okula gitmek için beline kadar gelen karda çığır açmak, soğuktan kızarmış yanaklar ve ıslanmış yün çoraplar klasiktir. Naylon Kızaklar en lüks oyuncağın, altına naylon serilmiş bir gübre torbası ya da plastik bir leğen olduğu o yokuş aşağı maceralar…
Dışarıdaki dondurucu soğuğun, evin kalbi olan o döküm sobadır. Kestane ve ekmek kokusu, sobanın üzerinde kızaran ekmeğin veya patatesin kokusu, çocukluk hafızasının en güvenli limanıdır. Televizyonun çekmediği ya da elektriklerin kesildiği gecelerde, büyüklerin anlattığı masallar ve hikayelerle hayal gücü gelişir.
Doğu’da çocuk, kapalı kapılar ardında değil, kapısı hep açık bir mahalle kültüründe büyür. Paylaşmak Zorunluluk gibidir. Bir elma ısırılır ve sırayla arkadaşlara uzatılır. Oyunlar kalabalıktır; mızıkçılığa yer yoktur, çünkü küsen yalnız kalır. Doğa ile İç İçe, yaylaya çıkmak, kuzu peşinde koşmak, derede çimmek (yüzmek)… Doğa, oyun parkından çok daha fazlasıdır. Hayatın zorluğu, Doğu’daki çocuğun omuzlarına erkenden biner. Küçük yaşta hayvan otlatmayı, odun taşımayı ya da kardeşine bakmayı öğrenir. Bu yüzden Doğu’da çocuklar, yaşıtlarına göre biraz daha büyük ve güçlü bakar hayata. Gözlerinde hem bir hüzün hem de sarsılmaz bir metanet vardır. Çocukluk; imkansızlıklar içinde imkan bulma, buz tutmuş bir camın arkasından güneşi bekleme sabrıdır. Belki oyuncaklar azdır ama dostluklar ve anılar bir ömür yetecek kadar sağlamdır. Belki teknolojik oyuncaklar azdır, belki sosyal imkanlar kısıtlıdır; ancak bu mahrumiyet, beraberinde müthiş bir üretkenlik ve vefa duygusu getirir. Doğu’nun rüzgarıyla kavrulan, karıyla yoğrulan o çocuklar; büyüdüklerinde nereye giderlerse gitsinler, içlerinde o soba dumanı kokusuyla samimiyeti ve zorluklar karşısında eğilmeyen o vakur duruşu taşırlar. En çokta özlem duygularını hiç yitirmezler…
Coğrafya, bir insanın sadece kaderini değil, karakterinin ana hatlarını ve çocukluk hafızasının genetiğini de belirler. Türkiye’nin doğusunda çocukluk; modern dünyanın sunduğu steril, korunaklı ve eğlencelerin aksine, tabiatın en yalın, en sert haliyle girilen bir düello savaşıdır. Bu düello, çocuğu erkenden olgunlaştıran, ona dayanıklılığı ve kolektif yaşamın inceliklerini öğreten bir hayat okuluna dönüşür. Bu coğrafyada evlerin kapısı kilitlenmez, gönüllerin kapısı gibi hep açıktır. “Komşu” kavramı, sadece yan dairede oturan bir yabancıyı değil, hayatın her anına ortak olan bir akrabayı temsil eder. Bir evde pişenin kokusu sokağa yayılıyorsa, o tabak mutlaka komşu çocuğunun eline tutuşturulur. Bu paylaşım kültürü, çocuğu yalnızlık ve yabancılaşma gibi modern çağ hastalıklarından koruyan en büyük kalkandır. Çocuk, dünyanın sadece kendi etrafında dönmediğini, bir bütünün parçası olduğunu o yer sofralarında, o kalabalık çay sohbetlerinde öğrenir.
Erzurum’da çocukluğu geçmiş biri olarak, sıkı bir sözlü geleneğin ve mahalle disiplininin içinde şekilleniyoruz diyebilirim. “Büyüklerin yanında ayak uzatılmaz, yüksek sesle konuşulmaz” kuralı, bir baskı unsuru değil; bir saygı estetiği olarak ruhlara işlenir. Mahallenin ağır ağabeyleri, emmileri ve ebeleri, sadece kendi evlatlarını değil, sokağın her çocuğunu birer emanet gibi gözetir. Bu durum, çocuğu sokağın vahşiliğinden korurken, ona toplumun bir parçası olma sorumluluğunu yükler. Erzurum çocuğu bilir ki; yaptığı her davranış sadece kendisini değil, sülalesini ve mahallesini temsil eder.
Dışarıda fırtına boran varken, Erzurum evlerinin içi birer sığınaktır. Semaverin bitmek bilmeyen tıkırtısı, Erzurum çocukluğunun adeta fon müziğidir. Kıtlama şekerle içilen o tavşan kanı çayın yanında, tandırdan yeni çıkmış, dumanı tüten bir lavaş veya ketenin arasına sürülen Erzurum tereyağı, dünyanın en lüks restoranındaki menüden daha kıymetlidir. O sofralar, sadece karın doyurulan yerler değil; tarihin, menkıbelerin ve kahramanlık hikayelerinin anlatıldığı birer kürsüdür. Nene Hatun’un izinde büyüyen çocuk, vatan sevgisini kitaptan önce o sofradaki sohbetlerden öğrenir. Dünyanın neresine giderse gitsin, o yüksek rakımın verdiği vakur duruşu asla kaybetmez. Sesindeki o hafif sertlik, aslında Palandöken’in rüzgarından mirastır; kalbindeki yumuşaklık ise o karlı gecelerde birbirine kenetlenen insan sıcaklığından. Erzurum’da çocuk olmak; dadaşlığın alfabesini, sabrın derinliğini ve bir bardak çayın kadim dostluğunu henüz oyun çağındayken ciğerlerine çekmektir. Bu yüzden Erzurumlu için çocukluk, biten bir dönem değil; ömür boyu göğüste taşınan bir onur nişanıdır.
Eskiden bir çocuk hata yaptığında, onu sadece öz babası değil, mahallenin her büyüğü uyarabilirdi. Bu durum bir baskı değil, ortak bir terbiye sisteminin parçasıydı. Çocuk, toplumsal kuralları okuldan önce o dar sokaklarda, komşu büyüklerin vakur duruşundan öğrenirdi. Kimsesiz kalma korkusu yoktu; çünkü annesi hastalanan çocuk, o gece karşı komşunun yer yatağında, sanki kendi evindeymiş gibi mışıl mışıl uyuyabilirdi.
Eski komşulukta mutfaklar birbirinden bağımsız değildi. Tandır damında ekmek pişiren kadınların yanındaki çocuklar, o sıcak lavaşın ucundan koparılan ilk lokmanın tadını asla unutmazdı. Bir evde “aşotulu ayran çorbası” piştiğinde, o tencerenin buharı komşunun tabağına da değerdi. Çocuklar, bu tabakları evden eve taşıyan minik elçilerdi. “Boş göndermek ayıptır” düsturuyla büyüyen o nesil, paylaşmanın doyuruculuğunu daha o yaşlarda ruhuna kazırdı. Şimdiki çocuklar gibi randevulaşarak ya da ekran başında değil, bir ıslıkla veya kapı önünde bağırarak toplanılırdı. Akşam ezanı okunduğunda sokağın en yaşlısı pencereye çıkar, tüm çocukları evlerine diyerek toplardı. Kar yağdığında mahalleyi kardan temizlemek bir oyun, dar sokaklarda saklambaç oynamak bir keşifti. Komşu teyzeler, kapı önünde çayını içerken sokağın gürültüsünü “hayatın sesi” olarak görür, asla şikayet etmezdi.
Toplum değiştikçe, o ağır ahşap kapıların yerini çelik kapılar, “tık tık” vurulan komşu hatırının yerini ise soğuk mesajlar aldı. Eskiden komşusunun açlığından, hüznünden ve sevincinden sorumlu hisseden o çocukluk, yerini “kimseye karışma” öğüdüyle büyüyen, izole bir nesle bıraktı. Oysa Erzurum’un o meşhur soğuğunu kıran şey, kalorifer petekleri değil; yan komşudan gelen bir bardak sıcak çay ve “nasılsın?” diyen o samimi sesti. Bugün o sesi özlemek, aslında kaybettiğimiz o büyük, şefkatli aileyi özlemektir. “Ev alma komşu al” sözünün sadece bir emlak tavsiyesi değil, bir hayatta kalma felsefesi olduğunu o karlı Erzurum sokaklarında öğrendik.
Bugün coğrafya değişse de mayamız aynıdır; Doğu’nun her köşesinde teknoloji kapımızı çalsa da, bizler hâlâ o kadim terbiyenin ve asırlık değerlerin gölgesinde, özümüzden tek bir taş eksiltmeden yaşamaya devam ediyoruz. Dilerim ki yeni nesil de bu kadim mirasa sahip çıkar; dünya ne kadar değişirse değişsin, Doğu’nun o sarsılmaz karakterine ayak uydurarak bu samimiyet meşalesini geleceğe taşımaya devam eder.
















