Zamanın çarkı dişlerimi söküyor bir kerpeten gibi,
Gökyüzü sırtıma biniyor sanki bir kefen gibi.
Her sabah uyandığımda kendimi kaybettiğim o oda,
Ruhumu hapseden karanlık ve dar bir mahzen gibi.
Dostluk dediğin, rüzgarda savrulan bir avuç toz gibi,
En sıcak gülüşler bile aslında kıştan kalma buz gibi.
Yürüdüğüm yollar hep uçuruma çıkıyor nedense,
Attığım her adım, yarama basılan o keskin tuz gibi.
Sokaklar, çığlığını yutmuş dilsiz birer şahit gibi,
İnsanlık, vitrinde satılan ucuz birer vahit gibi.
Kimse görmüyor omuzlardaki bu ağır yükü,
Yaşamak, sırtında taşınan ömürlük bir lahit gibi.
Çocukluğun neşesi, çoktan terkedilmiş bir park gibi,
Umutlarımız, paslanmış ve dönmeyen bir çark gibi.
Feleğin sillesi hep aynı yerden vuruyor yüzümüze,
Huzur dediğin, bir serap gibi görünen o uzak şark gibi.
Sabır, avuçlarımda kor ateşten bir parça gibi,
Gurur, bir türlü kapanmayan o kanlı kanca gibi.
Ne yana dönsem hep aynı duvar, hep aynı sis,
Zihnim, terk edilmiş, yıkık ve harabe bir ev gibi.
Aynadaki yüzüm, yabancı bir adamın hayali gibi,
Bakışlarım, bir fırtınadan arta kalan karmaşa hali gibi.
Kaderi kim çizdiyse, kalemini kırmış çoktan,
Hayat, cevabı içinde saklı, kanlı bir bilmece gibi.
Emeklerin hepsi rüzgara karşı savrulan kum gibi,
Adalet, boynu bükük ve yaprağı dökülmüş gül gibi.
Konuşmak istedikçe dilim tutuluyor, boğazım kuruyor,
Varlığım, okyanusta sürüklenen sahipsiz bir sal gibi.
Mutluluk, parmak uçlarından kayıp giden bir su gibi,
Yalnızlık, kapıda bekleyen o sinsi ve kara pusu gibi.
Herkes bir maske takmış, herkes bir rol peşinde,
Dünya, tımarhaneden bozma devasa bir çarşı gibi.
Yıllar geçiyor, içimdeki orman yanıyor gibi,
Hayallerim, bir banka borcu altında kalmış bir müflit gibi.
Sevda dediğin, bir kez tadıp bir daha bulamadığın,
Eski bir plak cızırtısında kalan o yarım vakit gibi.
Ekmek kavgası, boynumuza dolanan yağlı bir urgan gibi,
Zifiri anlar, üstümüze örtülen o kirli ve ağır yorgan gibi.
Sırtımızı yasladığımız her duvar bir gün çökerse,
Kalbimiz, enkaz altında kalmış o sahipsiz organ gibi.
Diz çökmek istemedikçe hayat vurur beline bir balta gibi,
Gözyaşın akmaz içe birikir, durgun ve derin bir kuytu gibi.
Hangi kapıyı çalsak yüzümüze kapanıyor sertçe,
Her yeni gün, bir öncekinden daha zehirli bir uyku gibi.
Vicdanın sesi, vaktin ortasında duyulan o boğuk çığlık gibi,
Zenginlik, fukaraya gösterilen o yalan dolan cennet gibi.
Biz bu sahnenin sadece figüranı olduk yıllarca,
Gerçekler, yüzümüze inen o soğuk ve sert yumruk gibi.
Gelecek dediğin, dumanlı bir tepenin ardındaki sis gibi,
Geçmiş ise, yüreğe çöken o katran karası ağırlık gibi.
Yazsan bitmez bu dert, anlatsan kimse anlamaz,
Ruhumuz, kendi içinde hapsolmuş o hırçın hapis gibi.
Bitkin düşen umutlar, kırılmış bir kanat gibi,
Bu yaşam savaşı, ucu görünmeyen bir sırat gibi.
Toprak çağırıyor her geçen dakika sessizce,
Gidişimiz, bir mektubun sonundaki nokta gibi.
Gibi Gibi

Bu İçeriği Paylaş
Şair
Yorum yapılmamış
Yorum yapılmamış















