Koşarak odasına girdi, sertçe kapıyı kapatıp ağlamaya başladı. Nesrin 23 yaşında, sevdiğiyle evlenmek nasip olmuş bahtiyar bir kadındı. Eksiği kusuru tamamlayıp hayattan keyif almayı başarabiliyordu. Ne var ki geçici bir süreliğine beraber yaşadıkları kayınvalidesi onu çok zorluyordu.
Aslında kadının özellikle yaptığı bir şey yoktu. O alışamamıştı. Her günü beraber geçirmek de yorucuydu. Ama canını en çok sıkan, kayınvalidesinin çevresinde çok sevilen biri olmasıydı. Eşi dostu sık sık toplanır, gelmeler gitmeler çok yoğun yaşanır, hiç boş zaman bulunmazdı. Herkes de numara yapamazdı. Efsane gibi anlatırlar, öve öve bitiremezlerdi.
Nesrin şaşkınlıkla izler, söylediklerinin haklı olduğunu görür ve çok şaşırırdı.
Sorun kendinde miydi acaba? Huysuzluk mu yapıyordu? Naz ve ilgi mi bekliyordu? Şeker gibi kadınla nasıl oluyordu da geçinemiyordu? İçinden başka biri mi çıkıyordu gizlice veya kayınvalidesinin…
İnsan karmaşık bir teşekkül. İçler dışlar ayrımı yapıp, toplayıp çıkarıp, çarpıp bölüm hesaplasan asla bir sonrakinde aynı sonuca varamıyorsun. Akışkan ve çok değişken yapısında aklın çıkışı bulamıyor. Kendine yakınların, arayışında olma nedenimiz de tam olarak bu: daha az şaşırmak ve daha az yanılmak için çabası.
Binbir türlü giriş kapısı ve onlardan bağımsız bin bir türlü çıkış kapısı var gönüllerimizin. Her biri farklı ışıkla farklı renk yansıtan binbir türlü duygumuz. Hangisi gerçek sen, hangisi ne kadar sabit?
Bulunduğu ortama göre şekil alan, etrafından aldığı etkiyle renk değiştiren koruyucu bir sistemimiz var. Daha esnek ve yumuşak bir yapı bu aslında. Amiyane tabirle “bukalemun musun” veya daha da serti “dansöz müsün” ifadeleriyle muhatap olma sebebimiz.
Dünya zor bir zemin insan için. Cennete uygun yaratılmış bedenimiz çok hırpalanıyor. Elif gibi dik duranın boyu kırılıyor. Dürüst ve doğrucu olanın dili düğümleniyor. Bir yerden sonra sağlıklı ve güçlü kalabilmek için kendine has bir renk bırakıp sonrasında ne gerekiyorsa oluyor insan. Serte sert, yumuşağa yumuşak akıyor hayat.
İşyerindeki sen ile baba evindeki sen başka. Bankadaki sen ile arkadaş ortamındaki sen çok farklı birbirinden.
Hangi halinle muhatabız, ne kadarı sen? Durumdan hal alan yapımızın kaç ayrı modeli, kaç farklı modu var hesaplamak mümkün olmayacak. Mükemmel evlat aynı zamanda çok zor kardeş olabilir. Muhteşem abla, harika eş olabilir. Harika doktor çok zor bir eş olabilir. Harika baba, berbat bir patron olabilir. Zayıf olduğumuzu fark ettiğimiz yanımızı mutlaka başka bir şeyle doldurup değiştiriyoruz. Dili çok sert olanların mutlaka iletişim eksikliği vardır. Yolunu bulamadığında saklandığı hücredir sertlik. Tümden parçaya doğru baktığında daha net görürsün eksik olanları.
Kendi iç dünyasıyla küs yaşamaya alıştırılmış ruhlarımız. Atadan gördüğü gibi hemen çarçabuk en kolayı yapar ve klişe sözü söyler ta derinlerinden: “BİŞİ OLMAZ.”
Bu söz bir insana yapılacak en ağır hakarettir aslında. Açılımı yorar, ezer muhatabını. Senin fikrin, beklentin, tecrüben bana anlam ifade etmiyor. Bırak bu hali, en güzeli sen anlamasan bile.
Sonuç: ömrünü ruhunda çapaklar, duygularında bulaşık kurumuş salyalarla geçirip mutsuzluktan ölen insanlar.
Parmak izlerimizdeki desenleri bambaşka kodlarla döşeyen Rabbim, ruhlarımızı da kendine has benzersiz hallerle süslemiştir. Yeter ki merakı ruhu, içi, özü, yüreği, gönlü olsun insanın. Kendi ikliminde zaman geçirip içini abada ömür harcayanların ışığıdır dünyayı yaşanır kılan.
Oradan aldığı ışıktır âleme sanat olup, edep olup, güzellik sunan.
Varlığını kabul etmediğin cevheri işlemeye de ihtiyaç duymazsın. Sandık dolusu çeşit çeşit kumaşın olsa, anahtarını kaybetsen istifade edemezsin. Dünya gönül kapılarımızın anahtarlarını yutan kara deliklerle dolu. Elinle arasan elini koparan, gözünle arasan gözünü oyan bir vahşiliği var. Ta ki canını dişine takıp çabalamalısın. “Beni bu kadarlık zevk ve rahat düşkünlüğü için yaratmış olamaz Rabbim. Çok daha ulvi nedenleri vardır. Çok daha kıymetli neticeler ortaya çıkaracak.” İşte tam o zaman başlıyor insanın hilkaten insan olarak yaratılmışlığın ötesindeki cevheri bulması. Bu sorgulamayı yaptırmıyorsa hayat, giriş kodlarını bulup yeniden güncellemelisin ruhunu; yoksa insan olma çizgisinden kayıp NPC moda düşmüşsün demektir.
Gönlünün cevherini keşfedene sabah güneşi gibi tatlı, şefkatli, yumuşak bir ışık düşer. Ta ki içindeki tüm ıssız kuytular, karanlık derinlikler görünebilir kılınır. Gözün göz olmaz da her zerren görür olur. “Burada da bu varmış” şaşkınlığıyla keşfeder durursun içini; seyreder âlem şevkle seni.
Bundan sonra başka çeşit bin bir kapı açılır gönlünde, kendinden başkaları olduğunu hissedersin. O başkalarının ruhu, gönlü, kalbiciği olduğunu fark edersin. Sevginin sevilene değil, sevene şifa olduğunu; şefkatin bir çağlayan gibi açtıkça aktığını, aktıkça arttığını müşahede edersin. Gelene “hoş geldin”, gidene “yolun aydınlık olsun” der ve arada zerre gocunma, incinme, yorulma hissetmezsin.
Zaman seni öğütmez artık, şerha şerha büyütür. İçine verdiğin özen, gösterdiğin ihtimam dar dünyanı değil, tüm varlığın değen dünyayı güzelleştirir.
Zaman kaybolup gitmez avuçlarından. Eritip tüketmez sermayeni; aksine tüccar elindeki helal mal gibi arttıkça artar, büyüdükçe büyür, ta ki ahiretin Cennet-i Âlâ olana kadar.
Ve artık sen her yerde eşit olursun. Ahmet’in Mehmet’in yanında da, annenin babanın yanında da. Zaman, mekân tavrını değiştirmez. Şeklini almış, kemalini tamamlamamış ındır artık. Olduğun senden daha iyi sen olmak için çabalamanın dışında bir uğraşın yoktur. Gözüne ilişen tek kusur sende, ruhuna batan tek ayıp üzerindedir. Elin işte, aklın daha iyi bir sende olduğu için de etrafına selamet sunarsın. Hadi gelin böyle insanlarla dolu bir dünyada huzursuzluk ve kasvet arayın. Ne var ki Cennet ahalisinin halidir bu. Ve bu dünyada bu hal için çabalayan, terleyen, zorlayanların hakkıdır Cennet.
Sadece hayalini kurup duasını ederek gidilecek bir özen değil.
Şeytan Cennet umudunu yitirince tüm çizgileri sildi. İnsan yeniden dirilmeye inanmadığında şeytanın çizgisine indi. Sonuç: ateşe layık olana candaş gerekti. Tüm dünya düzeni, tüm oyun ve hileler bu sistem üzerinde dönüyor. Yeniden dirilmeye inanmayanın Cennete gitme fikri de yok. Cennete girme ümidi olmayanın da cennete gideceğe tahammülü yok.
Hasılı herkes kendi hesabını kendi yapacak. Bir yerlerde mükemmel diye anılıp başka bir yerlerde titrenilen olmamak için ruhunun keşfi olması tüm derdin, işin.
Rabbim gazamızı mübarek eylesin…
Hasbiyallah ve ni’me’l vekil…
















