Yeni lisanlar, yeni alışkanlıklar, yeni çağlar… Her şey değişiyor hızla, neredeyse nefes aldırmadan. İnsan ise bu değişimin ortasında, kendi köklerinden kopmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Modernleşme artık yalnızca teknolojik bir ilerleme değil, aynı zamanda insan ilişkilerinin, değer yargılarının ve toplumsal hafızanın yeniden biçimlendirilmesi anlamına geliyor.
Kültür ve medeniyet dediğimiz kavramlar, kadim anlamlarını yitirirken adabımuaşeret yerini bireysel sınırların hoyratça genişletildiği bir serbestliğe bırakıyor. Özgürlük söylemi altında nezaket zayıflık, susmak acziyet, saygı ise gereksiz bir formalite gibi algılanıyor. Oysa örf ve adetler yalnızca geçmişin kalıntıları değildir, onlar bir toplumun vicdanıdır.
Eskilerin dillerden düşmemesi boşuna değildir. İnsan, ne kadar ilerlerse ilerlesin, aidiyet duygusunu kaybettiğinde savrulur. Bugün geçmişe duyulan özlem, kaybolan insani sıcaklığın yasını tutmaktır. Yeni dünyanın en sessiz yıkımı saygı üzerinedir. Saygısızlık artık “yerinde cevap vermek” olarak meşrulaştırılıyor.
Kırıcı olmak cesaret sayılıyor. İnsanlar birbirine selam vermeye çekinirken, yalnızlık neredeyse erdemli bir tercih gibi sunuluyor. Kalabalıklar artıyor, bağlar azalıyor. Aynı sofrada oturanlar bile farklı ekranlara bakıyor. Dijital iletişim konuşmayı hızlandırdı ama anlamı seyreltti. Anlık mesajlaşmalar derin sohbetlerin yerini aldı.
Empati algoritmalar arasında kayboldu. Göz göze gelmeyen insanlar, birbirinin acısını da duyamaz hâle geldi. Dostluklar bile çıkar hesaplarının gölgesinde soluyor. Menfaat, yeni dünyanın görünmeyen ahlakı oldu. İnsan ilişkileri yatırım gibi değerlendiriliyor, getirisi yoksa terk ediliyor. Böyle bir düzende vefa lüks, sadakat gereksiz, sabır ise zamana ayak uyduramayan eski bir kelime gibi duruyor.
Yenilenmek elbette muhteşemdir. İnsan çağın sesine kulak vermeli, değişimin ritmini duymalıdır. Fakat modernlik adına öz kimliği görmezden gelmek, ilerlemek değil, kendi iç haritamızı yırtmaktır.
Yeni bir dünya, yeni çağ kültür atladık derken aslında karanlıkta kalmış sözlerin ve susturulmuş duyguların zincirini sürüklüyoruz ardımızda. Bu, yol almak değildir; yönünü kaybetmiş bir kalabalığın aynı çıkmaz sokakta dönüp durmasıdır. İnsan ne kadar hızlanırsa hızlansın, nereye gittiğini bilmiyorsa sadece yorulur.
Modern çağ bireyi özgürleştirdiğini iddia ederken, onu kendi köklerinden kopardı. Kimlik artık derinlikten değil, görünürlükten besleniyor. Aidiyet yerini geçici etiketlere bıraktı. İnsan kendisini tanımadan dünyayı anlamaya çalışıyor; kalbine uğramadan hayatı yorumluyor.
Öz benliğini inkâr eden bir yenilik anlayışı, insanı hüzme aşığına dönüştürüyor. Işığa hasret ama karanlıkta yaşamaya alışmış bir ruh hâli. Ne tam ait ne tamamen yabancı… Sadece arada kalmış. Ne geçmişe dönebiliyor ne geleceğe güvenebiliyor.
Oysa kimlik insanın iç pusulasıdır. Onu kaybeden, hangi yöne yürüse savrulur. Modernleşme kökleri söküp atmak değil, onları besleyerek büyümektir. Gelenek ile gelecek arasında köprü kuramayan her toplum, ruhsal bir yetimlik üretir. Yeni dünya eski değerleri silerek kurulmaz.
Asıl yenilik, kadim olanı çağın diliyle yeniden konuşabilmektir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey bir medeniyet değil, anlam yorgunu bireylerin sessiz kalabalığı olur.
Ne kadar yeniyiz… ve ne kadar kendimiz? Çünkü insan, bütün bu ilerlemenin ortasında hâlâ insana muhtaç…
















